14 Ekim 2011 Cuma

araf

sabahın sekizi yirmi geçesinde, çılgın gibi yağan yağmurun altında, yolun tam ortasında, yağmurdan kaçan, saklanan insanların bakışları eşliğinde öylece durmak...

bu sabah yağmurla yıkandı şehrin önceki geceden arta kalan pislikleri. yollardaki tozlar yağmur suyuyla birleşip çamur olup aktı kanalizasyon rögarlarından. çöpler sürüklendi, ağaçların döktükleri uzuvları sürüklendi, çöpçülerin gelip hepsini bir arada bulabilmesi için toplandı yokuş sonlarına, cadde kenarlarına. bu sabah, yağmur çok hızlı yağdı, temizledi şehri, pislikleri, üzerinde bıraktığımız izleri. silinip gitti adımlarımız, yeniden yenilerini bırakmak üzere terketti asfalt yolları, arnavut kaldırımlarını. bizler de ağır aksak, yağmurun hemen ardından, içimizdeki duyguları yansıtan adımlarla kirlettik bir daha şehri, imzalarımızı bıraktık geçtiğimiz yollara ister istemez.

bu sabah, saat sekizi yirmi geçe, her zaman günün ikinci kahvesini içtiğim pastanedeydim. dışarıya koydukları minik masalardan birine oturmuş, pastanenin tentesinin altında, korunaklı, ıslanmadan, ilk kez kahve değil de, içimi ısıtmak için, daha samimi olduğu için çay içtim. acele etmeden, sigaramdan aheste nefesler çekerek yudumladım çayımı. içimi ısıtmak için, aklımı çaya verebilmek için. aklımdan geçen, kaldırımın tam ortasına dikilip, yüzümü yukarı doğru kaldırıp, beynimin içindekileri, yüreğimin özündekileri ve ötesindekileri, yağmur aracılığıyla Rab'be iletmekti. halbuki biliyordu günlerdir içimi yiyip bitireni, bedenimi buralarda bırakıp ta, aklımı ve kalbimi benden götüreni.

bütün makyajım, üzerimdeki parfüm süzülsün istedim yağmurla. belki hayatımda ilk kez, parfümüm vişne kokmasın, dudağım pembe pembe, canlı canlı parlamasın. içimde olmayan renkleri üzerimde taşımaya hakkım yoktu. içimde olmayan neşeyi, yüzüme ve giysilerime yansıtmaya hakkım yoktu. en süslü, en bakımlı halim, şu sıralar en yalan olan halim benden akıp gitsin, üzerim yağmur koksun, kalbimdeki sessiz ağlama yağmurla gün yüzüne çıksın istedim. en yalın halimle kendime anlattığım yalanlardan arınmış olarak devam etmek istedim. kendime anlattığım masalın acıyla bitmesi muhtemel sonunu şimdiden göreyim istedim. bütün masallardan, yalanlardan, hayallerden arınıp, gerçeğe kavuşmak istedim.

sabahın beşi, gecenin biri demeden aklımı kurcalayan herşeyle hesaplaşmak istedim. bu sefer Tanrıya sitem etmek değil, mucizelerinden birini benim için gerçekleştirmesi için yalvarmak istedim. şu an da, sabahın o saatinde de olanaksız gördüğüm şeyler için, olanak kapısı aralaması için yalvarmak istedim. kızgınlığım, hırçınlığım kendime değil, ona değil de evrene, cümle aleme. neden zaman kavramı var, neden mekan kavramı var ve neden bazı yerler bu kadar uzakken, bazı insanlar da bir o kadar ulaşılmaz, anlamak istedim. neden artık bu yeri o kadar çok sevmiyorum ama bir dizi bağlılık, köken, sorumluluk ve zorunluluk duygusu yüzünden asla o yere gidemeyeceğimi bilmek istedim. dünya neden bu kadar büyük diye sormak istedim.

neden kendimi kandıramayacak kadar mantıklı düşünmek zorunda olduğumu bilmek istedim. hayalime hapsettiğim bir aşkı gerçekte yaşamanın neden bu kadar zor olduğunu anlamak istedim. kendi gerçeğimden kaçmak, kendi uydurduğum masala inanmak, sığınmak istedim. bedenim buradayken, mantığım buradayken, sol tarafımda bir yerin buraya nasıl bu kadar yabancılaştığını bilmek istedim. durup etrafıma bakmak, olabileceğin en fazlası şeklinde ıslanmak, biraz akıllanmak, gerçeklerden kaçmayı bırakmak istedim. yeryüzü neden bu kadar büyük?

gözümü kapattığımda, yanıbaşımda duran hayallerin, gözümü açtığımda ortadan yok oluvermesine, beni elle tutulur derecede gerçek olanlarla aciz bir biçimde başbaşa bırakmasına isyan ettim. aklına hayran oluverdiğim birini, kendi saçma sıkıntılarımla bu kadar boğduğum için kendime küfrettim. bu kadar korkak olduğum için, bu kadar sorgulayıcı olduğum için, bu kadar çok sinmiş olduğum için kendime küfrettim. Allah'a sığındım, ondan yardım istedim. ilk değil bu aciz ve korkak hissedişim. yıllardır programlamış olduğum şeyleri bugün hakkıyla yerine getiremediğim için, yaradılışı, dünyanın düzenini, hayatın gerçeğini sorgulama cüretini gösterdiğim için af diledim. belki hayalimi halen daha yanıbaşımda, sağ omzumda taşısam da, birgün bu hayattan ayrı bir yerde, en azından onu çok uzaktan görüp gülümseyebileceğim ihtimaline sarıldım. gerçekleri görmek, hayallere son vermek değildi. gerçeği bilerek hayale aldanmaktı. ben bir kez daha kendimi kandırdım. kendi kendimi hayalle gerçeğin arasında, araf'ta bırakarak, yaşayıp o kutsal günü beklemeyi seçtim.

0 kişi olaya son noktayı koymuş:

 
↑Yukarı