mavi-yeşil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mavi-yeşil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2011 Salı

yani şaka gibisin evren ha!


her gün, defalarca kez feysbukumu kontrol ediyorum mutlaka. bi sorun neden diye? mavi-yeşil beni feysbuktan bulmuş eklemiş mi diye umutla bakıyorum, ama yok. hele o mesaj kutucuğunun üstünde mesaj olduğunu belirten rakamları görünce kalbim çarpıyor falan, açıyorum bakıyorum, yıkılıyorum tabi. çünkü gelen mesaj ya yeğenimden, ya teyzemden ya da burnumda biten istemediğim birkaç ottan. yok aşıkmış da, seviyormuş da, ne yapayım ben senin sevgini, mavi-yeşil beni sevmedikten sonra. söyler misin ne yapabilirim yani.
lise öğrencisi kuzenimin bile "ayyy abla yaa çocuk benden hoşlanıyormuş, bilmem kaç yüz tane cemre arasından arayıp ta beni bulmuş biliyo musunn" tarzında muhabbeti var, benim adım soyadım, çalıştığım firmaya kadar bütün bilgilerim o salak sitede kayıtlı olduğu halde mavi-yeşilden tık yok. onun yerine nerede zerzavat reyonundan itina ile seçilmiş tipler var onlardan gelen mesajlarla dolup taşıyor gelen kutusu. bazılarını okumaya bile yoruluyorum, yazık bir de adamlar ciddi uğraşmış oluyorlar, duygusal acıklı şeyler yazıyorlar falan. çakallara bak can evimden vuracaklar ya ondan hep. bu işlerle uğraşacaklarına mavi-yeşilin kankaları olduğunu söyleseler daha çok severim kendilerini.
gerçekten dünyanın adaleti yok. bakıyorum, hatunun cillop gibi sevgilisi var, kızın kapısında köpek modunda ama kız "ayyy baydı bu da zırt pırt arıyooo" diyor yahu inanabiliyor musunuz? bulan var bulamayan var, birinden ümit bekleyen medet uman var ki bu devirde aklı başında ve yakışıklı erkek gördünüz mü nimet muamelesi yapacaksınız. tabi o kadar apaçi ve çevik kuvvet polisi size de duygularını açsa olur olmaz yerde, siz de aynı ben gibi düşünürsünüz yekparelerim. öperim herkesi, kucak dolusu sevgiler :)

2 Aralık 2011 Cuma

kafamda deli sorular..!!

nihayet bugün mavi-yeşili görebildim. ama bu sefer de aklıma başka soru işaretleri takıldı. adam acaba egosunu şişirmek "hahaha bu da benden etkilendi, tüh ya yakışıklılığa bak buna kim karşı koyabilir" demek için mi baktı bana bön bön. hayır anlamıyorum yani, o yaşta bir adam utangaç olamaz değil mi? gelmiş 30 yaşına nerden baksanız. uf Allahım delireceğim ya, her gördüğümde dünya kadar soru takılıyor beynime, görmediğimde de neden yok ortada diye kahroluyorum. aslında elif haklı, böyle böyle paranoyak olacağım korkarım, en iyisi akışına bırakmak değil mi? bir de bunu becerebilsem, cool olabilsem ne güzel olacak. elin insanları ne de güzel beceriyor cool takılmayı, özeniyorum vallahi.
öte yandan, bankada çalışan ve ezelden beri beğendiğim bir adam daha vardı, hayatımda ilk kez bir sarışını beğenmiştim. ama aşık olmak gibi bir durum yok ortada, aman maşallah dediğim ve geçtiğim bir insandı. o da şu hem cool hem de karizmatik olan adamlardan. evlenmişti yakın zamanda, eşini görmek bugüne kısmetmiş. mağazanın önünden geçerken uğradılar şöyle bir, eşiyle bizi tanıştırmak istemiş. şimdi bunda ne var be manyak diyeceksiniz ama, o adam o kadınla evlenirken aklı neredeymiş dedim yani. hem kadın daha yaşlı, hem çirkin hem de şişman. nerden baksanız ablası gibi duruyor ve en az 5 yaş büyük gösteriyor. bir gülüşü var alllaaammm öleyim ben, o suratı kasım kasım kasılıyor gülerken bile. aklıma çeşitli sebepler geldi bu evlilik için. birincisi; bizimki bunla tek gecelik takılmak istedi, derken o gece korkudan kalp krizi geçirdi ve yoğun bakımdayken henüz şuuru yerinde değilken kadın bunu kafalayıp hemencik evlendi.
ikincisi; kadın aşırı zengin, mantık evliliği yaptı bizimki de. ama nasıl bir mantıktır bu ya, rahmetli Aysel Gürel bile hem daha güzel hem de daha sempatiktir bu kadına göre. görüntüsüne bu kadar önem veren bu adamın bu kadınla evlenmesi hangi mantığa sığar ki mantık evliliği olsun. yakışıklı adamlar neden çirkin kadınlarla evlenir hiç anlamam. evet, çirkin kadın vardır ve ne kadar bakım yaparsanız yapın bir halta yaramaz. evet, çirkin kadın vardır ve ne kadar votka içerseniz için o kadın göze güzel gelmez.
üçüncü ihtimal de bu kadın bizimkine kesin büyü yaptırdı. aslında bu en mantıklı ihtimal, başka da bir açıklaması olamaz bence. nerede yaptırdıysa ne yaptırdıysa bayağı işe yaramış. bana da söylesin de mavi-yeşile yapayım o büyüden. kapımda fino köpeği gibi dolansın dursun da acı çektireyim. töbee allaaammm ya neler der oldum, en iyisi ben cool kız oyununa adapte olmaya çalışayım. zaten şu sıralar canım sıkılıp duruyor suratsızlığım üstümde, zor olmaz kanımca.
hala daha görüntünün şokunu atlatamadım ama ya, görseniz bana hak verirsiniz zaten. ileride bir gün mavi-yeşil de çirkin bir kadınla evlenirse çok üzülürüm. tamam, çok süper güzel bir kız değilim, boyum kısa mesela ama, benden çirkin biriyle evlenmesi koyar hani. öf döndüm yine mavi-yeşile. daha fazla onu yazıp saplantı haline dönüştürmeden iyi geceler dileyeyim herkese. hadi öptüm, yine de dua edin mavi-yeşil beni sevsin. :)

1 Aralık 2011 Perşembe

birinin ahı var ama üstümde hadi neyse

iki gündür evrene açık mesajlar gönderiyorum mavi-yeşili göreyim diye, şu adamı getir bana evren diyorum ama yok ne dediysem tersinden anlamış ki kim bilir nerelere götürdü onu da göremedim. ne dualar ediyorum Allahım ne olur o benim sevgilim olsun diye, nasıl yalvarıyorum yüce rabbime göreyim diye ama yine yok, adeta köpeğin duası kabul olsa gökten kemik yağardı durumunu yaşıyorum. adam sırra kadem bastı yine, tuvalete gidemiyorum yahu acaba ben yokken geçer mi diye düşünmekten. sırf bu yüzden bile bana deliler gibi aşık olması lazım bu adamın yani. Allahım vazgeçtim trip atmaktan, görünce gözlerimi monçiçi gibi açıp bakacağım o mavi-yeşil gözlerine.
hayır en kötüsü de şu, pasajdan kimseye anlatamıyorum durumu. yarın bir gün bu adam sevgili yapıp geçerse bizim oralardan "aa bak seninki sevgili yapmış gördün mü?" sorularına tahammül edemem çünkü. bir tek en yakın arkadaşım elif biliyor olayı, o da kendisini görmedi daha. bugün öğlen elifle beraberken okunan ezana bile yalvardım.
- ya rab, bana mavi-yeşili ver, sevgilim olsun, benim olsun.
+ kızım deme öyle hayırlısını iste Allahtan.
- bana ne ya hayırsızlığından, hem o benim sorunum, sevgilim olsun yeter!
elif bu diyaloğun ardından "seni hiç iyi görmüyorum, kendine gel biraz ya akışına bırak" dedi. ama onu görse akışına bırakamayacağımı o da kabullenir. neden ortalıkta mavi-yeşil diye diye gezdiğimi anlar o zaman. tam hayalimdeki profil adam ya, hayalimde birinin olduğunu bile bu adamı gördükten sonra kavrayabildim.
ümidim yarında, yarın belki görürüm. zaten bugün onun dışında ne kadar istenmeyen talip varsa gördüm herbirini. bir tanesi kibarlıktan kırılacak nerdeyse ama olamaz böyle birşey. hiç tarzım değil, hem top sakalı var, hem teni bembeyaz ölü gibi, hem de saçları uzun ve siyah. uzun saçlı erkeklere karşı bir antipatim yok elbette ama adamın saçları benimkinden daha güzel neredeyse ve daha sağlıklı. bu şartlar altında bir ilişki yürütemem, o saçları kıskanırım yani. bir de kırıla kırıla konuşması yok mu, ben bağyan olduğum halde o kadar kasmıyorum kendimi. bir de entel tavırları var ki, ölür müsün öldürür müsün. her konuda bilgi sahibi pozlarında falan böyle. tamam bilgili ve zeki erkeklerden hoşlanıyorum zaten ama her fırsatta ne kadar çok şey bildiğini kanıtlamaya çalışan erkek itici oluyor. sorarsak söyle, konu açılırsa anlat di mi ama?
öteki de tam bir çocuk. diğerinin aksine entellikle alakası yok. sevgilisi var hatta şu ara. kızdan "benim hatun" diye bahsediyor falan, al eline terliği vur ağzına o zaman. bugün geldi mağazaya, bizim mağaza sorumlusu abla çok sever onu, sohbet ediyorlar ama bana da laf sokuyo küçük beyniyle. "sen beni yaktın inşallah yanarsın" triplerinde. acaba onun ahı mı tuttu nan beni de mavi-yeşilime bir türlü kavuşmak nasip olmadı. bir de "bedenim onun ama ruhum hep seninle" ayakları yok mu, al adamı öldür öldür bırak yani. haa pardon adam mı dedim, çocuk daha abileri ablaları çocuk.
sanırım beni bu ikisinin ahı tuttu, mavi-yeşil için ölüp tükendiğim, her boş anımda gelsin diye hatimler indirdiğim şu günlerde bu iki laleyi görüyorum bir tek. ama öyle de birşey varsa var yaaaa, ahdım olsun yakarım çıralarını. çok sinirlendim ama. şimdi en iyisi gidip solitairede fal açayım biraz kafam dağılsın, sonra da sözlük'te takılırım biraz. dün akşam çok eğlenceliydi ortam, merak ederseniz sözlüğümüz bir tık ötede. ben de wodkaenerjii adıyla yazmaya çabalıyorum falan işte. öpüyorum herkesleri, kendinize iyi bakın veeeee tabi ki cherry ve mavi-yeşil için dua edin de kavuşsunlar.

29 Kasım 2011 Salı

tanışmadığım adamı bile kıskanacak kadar deliyim!


selamlar, sevgiler. nasıl sinirlerim bozuk, nasıl kendi kendimi yiyip bitiriyorum anlatamam. mavi-yeşili tam üç kez gördüm bugün. ilkinde acele acele biryere gidiyordu, baktım ve o da baktı yine bakıştık yani. bu sefer de o bakıyor ve gözlerini kaçırıyor hemen. oyun mu oynuyor benle anlamadım, parmağına bakıyorum hani erkeklerin taktığı siyah taşlı yüzükler olur ya onlardan var. alyans falan yok yani, o taşlı büyük yüzükler evlilik ya da nişan yüzüğü olarak takılmaz değil mi? bilen beni aydınlatsın nolur. ikinciye geçtiğinde de elinde telefon, birşeyler okuyordu ya da numara arıyordu sanki. ne varsa o iphone'un içinde anlamadım, adam dikkatle bakıyor. gerçi dikkatsizce bakınca da benim EGM'den gelen "aşırı hız ömrü kısaltır" mesajını "aşkınız ömrü kısaltır" olarak okuduğum gibi yanlış okuma riski de yok değil hani. ama elindeki telefona bir bakışım vardı anlatamam size. eğer bu gece o telefon bozulursa, o dokunmatik ekranı orta yerinden çattadanak çatlarsa, sorumlusu benim bakışlarım. eğer adam bakışımı farkettiyse, ki bence farketti gelip hesap sorma hakkına sahip. nasıl dellendim, utanmasam soracağım NE VAR O TELEFONUN İÇİNDE BE ADAM! diye. hoş sorsam ne yazar, sana ne deyip geçebilir ya da hiç tanımadığım, benden hoşlanıp hoşlanmadığını bile bilmediğim bir adama hesap sormam karşısında önce dumura uğrayıp ardından kahkahalara boğulabilir.
gördüğünüz üzere, hiç tanımadığım, sevgilim bile olmayan hatta benle ilgilenip ilgilenmediği konusunda en ufacık bir fikrim bile olmayan bir adamı elindeki telefondan ve o telefonun içindekilerden kıskanacak kadar manyağım. ne yapayım ama ben kıskanç bir insanım ve son zamanlarda sadece mavi-yeşile adapte olmuş durumdayım. ha bugün ha yarın diyerek gelen birkaç kısmetimi bile geri teptim. evde kalırsam sorumlusu mavi-yeşil. üstüne bir de 15 dakika sonra telefonla konuşarak geçmesin mi gözlerimin önünden, tam manasıyla delirdim, kendi kendimi yedim bitirdim. yani tuz biber oldu anlayacağınız.
efendim, elbette ki annesiyle, patronuyla, babasıyla ya da iş arkadaşıyla konuşuyor olabilir. bu ihtimallerin de çok net farkındayım. neticede iphone da son derece teknolojik bir alet ve adam işle ilgili gelen bir maili bile okuyabilir ama benim kıskanç algım bunu hemen sevgiliye ya da arkadaş kontenjanından geçindiği kızlara yorar. ne yapayım, ben böyleyim. annesidir di mi naaann? teselli verin bana nolur. ühüüühüüüü :(( ağlayacağım naaan, ya sevgilisi varsa, ya başka kızlarla fingirdeşip sevgili olmuyorsa. Allah'ım çok paranoyağım değil mi?
şimdi bişey daha soracağım size, benim bu mavi-yeşile trip atma gibi bi hakkım var mı? nasıl atıcam di mi tribi de, görünce kafamı mı çeviricem? sorduğum soru yani benim de. çok sinirlendim ama ya, mümkünse beğendiğim adamların cep telefonu olmasın, olursa da bir annesi arasın bir de patronu. kız arkadaşı hiç olmasın, hatta erkek arkadaşı bile olmasın. ne gerek var canım, beraber maça falan gidebiliriz pekala. gıkım çıkmaz yeminlen, sevdiceğim nereye ben oraya. umarım yarın görebilirim mavi-yeşilimi, umarım yarın bana daha ilgili bakar ve umarım o iphone'unun içinde ne kadar kız ve çapkın erkek numarası varsa silinir. öpüyorum herkesi kocaman, sevgiler :)

28 Kasım 2011 Pazartesi

hadi ama artık sevgili olmalıyız

selamlar, iyi akşamlar dilerim. bir pazartesi sendromunu daha kazasız belasız atlatmanın verdiği gurur ve mutluluk var üzerimde. sırf "pazartesi sendromu" klişesini yaşıyormuş gibi görünmek istediğim için, pazartesilerden nefret ediyormuş gibi davranmıyorum. gerçekten benim için pazartesi demek karın ağrısı, yorgunluk, mutsuzluk, huysuzluk ve sağ bacağımın ağrıması demek. istisnasız bu iş böyle, yıllardır her pazartesi kronik biçimde bu ağrıları çekerim ve son derece çekilmez olurum. aksi gibi, tembellik yapabilmek gibi bir durumum yok pazartesi günleri, inadına bankalarda ya da başka yerlerde işim çok olur ve hem satışa hem de dış işlere bakmak zorunda olurum. homurdana homurdana bankanın yolunu tutmuş, hayattan nefret eder vaziyette bir an önce akşamı yapabilmenin planlarını yaparım. sevimli kedi garfield'ın da dediği gibi "hiçbirşey yapmamak için herşeyi yapabilirim" yani.
bugün yine mavi-yeşili gördüm. yine bakıştık, şu anda kendisinden bahsederken bile kendi kendime sırıtıyorum. belki de sadece bakıştığımız bi adama bu kadar anlam yüklemekte hata ediyorum ama elimde değil çünkü bu zat-ı muhterem kişi toplamı 3 eden eski sevgililerime oranla üfüüüü çok daha yakışıklı. etkilenmemek elde değil ne yapayım ben şimdi? inşallah yarın da görürüm, dua edin olm ya. ha tabi bir de son bir yılda kimseye aşık olamadığımı da varsayarsak, insan hayatında birisi olsun, telefonu çalsın, gelen mesaj annesinden kuzeninden ya da turkcell'den olmasın istiyor. hoş, artık turkcell bile mesaj atmıyor ya o ayrı. arada bir de EGM (emniyet genel müdürlüğü) trafikte dikkatli olmam konusunda uyarı mesajları atıyor, adeta kendine iyi bak aklımız kalmasın sende diyor ama, bilmiyorlar ki trafikteki rolüm ya kardeşimin kullandığı arabada ön koltukta oturup sigara içmek ya da karşıdan karşıya geçmek için ışığın yanmasını beklemek.
ehliyet almayı, araba kullanmayı öğrenmeyi aklımdan bile geçirmedim bugüne kadar. kadın şoförler zaten yeterince hor görülüyor, hayır yani reflekslerimiz erkekler kadar güçlü değilse suç bizim mi? ayrıca bir de trafikte kadın şoförleri sıkıştırmaktan zevk alan magandalar var ki, kendilerine tepkim biber gazını sıkmak olur, bu da tahminimce trafikte felaketlere yol açabilir. ayrıca biraz asabi yapım olduğu için çabuk sinirleniyorum, biraz da paniğim sanırım, kontrolümü kaybedebiliyorum. açıkçası benim ehliyet almamam ve araba kullanmamam bursa trafiğinin sağlığı açısından çok önemli.tüm bu sebeplerden dolayı, dolmuş, taksi, otobüs ya da minibüsle yolculuk etmem en iyisi.
velhasıl kelam platonik aşkım mavi-yeşilimi görerek bir pazartesi gününü daha alnımın akıyla bitirdim. inşallah buraya sevgili olduğumuzu da yazmak nasip olur. kocaman bir AMİN diyorum bu duam için. şimdi birazcık sözlüğe bakayım, ne var ne yok okuyup güleyim azıcık. orda da wodkaenerjii adıyla yazıyorum, aynen twitterdaki gibi. öpüyorum herkesi çok, iyi geceler :)

26 Kasım 2011 Cumartesi

bir bakışın yetiyor işte içimde kahkahaların çınlamasına

içimde kelebekler, börtü böcekler uçuşuyor hatta durun vazgeçtim tüm bunlardan, bildiğin havai fişekler patlıyor içimde, derinliklerimde. sebebi malum kişi, mavi-yeşil yani. bahsetmiştim daha önce, bayram tatili ardından benim yıllık iznim derken bir süre göremeyecektim onu ve beni unutmasından korkuyordum. hatta bu hafta içi bir gün yine bizim pasajdan geçerken bakmadı bana, daha doğrusu dışarıda müşteriye bilgi veriyordum, arkamdan geçti, göz göze gelemedik yani kendisiyle. arkamdan geçince de sinirlendim, yüzünü göremediğim için artık benden vazgeçti de mecburen bizim pasajı kullandı diye düşündüm. kızdığım için de bu minik detaydan bahsetmedim kısacası.
ancak bugün akşam üzeri, bir de ne göreyim mavi-yeşil karşımda. müşteriyle ilgileniyordum sanırım, inanın o an ne yapmakta olduğumu bile bilmiyorum, tüm herşey minik bir detay olarak kaldı işte. o bana baktı, ben de gördüğüme sevindiğimi belli ederek baktım bu kez ona, öyle put gibi durmadım, adama tren muamelesi yapmadım yani. sonra yürüdü gitti arkadaşıyla birlikte. bizim mağazaya bakıp birşey söyledi, belki gir alışveriş yap demiştir bilemeyeceğim ama bize doğru bakarak konuştu bundan eminim. yani içimde derinlerde havai fişeklerin patlamasının sebebi yine bakışmış olmamız. yani hâlâ daha bir icraat yok ve sanırım biz böyle yüzyıllar boyu bakışacağız. ama özlemişim onun gözlerini görmeyi, çekinmedim, salaklaşmadım, etrafımdaki herkesi unuttum ve baktım onun gözünün içine içine. artık bir icraatte bulunması lazım gelir değil mi? daha ne yapayım ki?
hava ne kadar çok soğudu değil mi? ağda bandı'nın da dediği gibi, "Tanrım biliyorum biraz erken olacak ama yaz gelsin artık yaa" demek istiyorum. mesela an itibarıyla eve geleli 40 dakika oldu, halen daha ayaklarım ısınmadı. yeryüzündeki herkesi ısıtan çizmeler, botlar, montlar beni ısıtmaya yetmiyor. kat kat giyiniyorum, eve gelince de çıkartmak azap geliyor haliyle. resmen ısıtacak tarzda yünlü kıyafetlerden zırh kuşanıyorum ama ııı yok, ısınamıyorum. biliyorum ne zaman yün desek, kat kat giyinmek desek erkek milleti ıyykkk diyor, kadından soğutursunuz diyor ama ne yapalım soğuktan gebermekten iyidir değil mi? yani, inanın soğuyup soğumadıkları zerrece umrumda değil, şu an bile çok üşüyor olduğumdan dolayı hiç dert edemeyeceğim bu düşünceyi. kat kat giydiğim giysilerim de benim problemim neticede değil mi?
aklımı mavi-yeşilden alıp hiçbirşeye adapte olamıyorum şu an. tek umrumda olan bir mavi-yeşil, bir de soğuk hava ve ısınmak bilmeyen ayaklarım. dua edin de bir icraatte bulunsun, gelsin konuşsun, sevgi yumağı oluşturalım kendisiyle. aslında bir ara vicdani ret mevzularında da düşündüklerimi yazmak istiyorum. muhtemelen üzerimdeki mavi-yeşil etkisi geçince yarın yaparım bunu. şimdilik iyi geceler, okuyan ve mavi-yeşil mevzusu için aklından "inşallah konuşur artık şu gariban kızla" diye geçiren herkese sevgiler, öperim kocaman. :)

19 Kasım 2011 Cumartesi

pazartesiye 1 kala :(

ühüüühhüüüü (burda ağlıyorum) her güzel şeyin sonu var hakkaten. hayır, sevgilimden ayrılmadım, zaten sevgilim de yok, neyse konumuz bu değil, tatilim bitiyor, son demlerdeyim, yarın akşam bu saatlerde iyice son demlere varmış olacağım, kederliyim. insan çabuk alışıyor rahata, kabullenemiyorum, kabulleniyormuşum gibi yapıyorum, sanki dün gece polyannayla aynı kaptan yemek yemişiz gibi, iyimser olmaya çalışıyorum. evet, tüm bunları tatilim bittiği için hissediyorum. biliyorum kimse ölmeyecek, pazartesi günü savaşa da girmeyeceğim, sadece işe gideceğim, 5 buçuk yıldır çalıştığım işyerime gideceğim, zor olacak ama bunu yapacağım, her neyse ucunda ölüm yok ama üzülüyorum işte.
yarın yaşayacağım pazartesi sendromu var ya, 9 günlük bayram tatilinden dönen devlet memurununkiyle kıyasıya kapışır. çünkü ben pazartesi sabahı uyanınca müge anlı izlemek için çok geniş zamana sahip olmayacağım, çünkü ben pazartesi günü laptopum kucağımda nette oyalanmayacağım, çünkü pazartesi günü netten canım sıkılınca kitap okuyamayacağım, çünkü pazartesi günü evde canım sıkılınca kahve içmek mağaza kurcalamak için en yakın avmye gidemeyeceğim, pazartesi günü sıkıntıdan patlasam bile işyerinde olacağım. ha, pazartesi gününü atlatınca elbette alışacağım ama, zor olacak.
minik bir tesellim var, çıkmadık candan umut kesilmez fantezisi yani. hayır durun, pazartesiye kadar darbe olur sokağa çıkma yasağı gelir vb. felaketlerde değil umudum, olmasın da, sırf ben pazartesi işe gitmeyeyim diye dengelerin bozulmasının alemi yok, her neyse konu mavi-yeşil. acaba göremeyince merak etmiş midir lan beni? özlemiş midir? pazartesi görür müyüm, hâlâ aklında mıyım? meraktayım ve hani güzel bir karşılaşmamız olsa hiç de fena olmaz bence, sizce de öyle değil mi? baksam kalsam o mavi-yeşil gözlerine, o da bana baksa. tamam olm bu sefer de konuşmasın hadi, hem pazartesi sendromu hem de mavi-yeşil'le irtibat kurmanın heyecanı bir arada, bu kadarı fazla! ama gelsin, ne olur gelsin!
sendrom acil yazısının burada sonuna geldim, dua edin olur mu, ne olur dua edin, hem pazartesi kolay olsun hem de mavi-yeşil'i görebileyim. hadi iyi geceler, öpüldünüz. :)

18 Kasım 2011 Cuma

kayda değer birşey yok

selamlar ve sevgiler. tatilimin bitmesine 2 gün kaldı buna inanabiliyor musunuz? ben halen daha inanamıyorum çünkü, bilin de. zaman nasıl bu kadar hızlı geçer anlamıyorum, bence bu adaletsizlik. tamam çalışmak elbette kötü birşey değil ama inanın bazen işte zaman geçmiyor. şimdiden tatili özledim desem umarım kimse bana "yuhh tembel" demez. derseniz de bana çok koymaz yani ne yapayım şimdi durum bundan ibaret. dün çok canım sıkıldı, bugün de canım çok sıkılacakmış gibi duruyor, e hadi hayırlısı. ya millet bişiy sorucam size, dün bir internet sitesinde kitap tanıtımları okudum. tanıtım diye yaptıkları şey kitabın arka kapağında yazanı aynen siteye yazmak olmuş, telif sıkıntısı olmuyor mu öyle olunca? emek hırsızlığı bu bakın, sinirlendim ama!
ahah bu arada http://www.sozluk.org da sözlük yazarlığı yapmaya başladım kendi çapımda. şimdi, senin ne işine gelir, sen kiimm sözlük yazarlığı kim deyip te hevesimi kırmayın, ortamı sevdim. sitenin kurucusu http://twitter.com/#!/Korsan abiyi de pek bi sevdim, o yüzden çok hevesliyim gençler, anlayın beni. onun dışında tabi ki hayatımda bi aksiyon yok. mavi-yeşili hatırladım dün gece. acaba bu hafta geçti mi hiç, geçtiyse beni mağazada göremeyip merak etti mi? ya da siktir et deyip unutmayı mı seçti? unuttuysa çok pis sinirlenirim, bunu bilsin. bakalım, belki haftaya bi aksiyonumuz olur kendisiyle, ama artık olsun bişiyler değil mi? bayar yani bu kadar uzun bakışma muhabbeti. ümit fakirin ekmek teknesi işte, hala ümid ediyorum e hadi olsun bişiyler diyerek.
kitap okumaya da ara verdim, blog okumaya adapte ettim kendimi ya, ondan hep işte. ama iki hafta önce başladığım Pinhan'ı bitirip, ödünç aldığım kişiye iade etsem iyi olacak, şurda elli sayfa bişiy kaldı, bugün biter yarın götürürüm. iyi geldi bu bir haftalık tatil, dinlendim en azından ve en önemlisi de tam bir sinir küpü olduğum regl dönemimi evde geçirdim. şimdilik bu kadar, hadi öperim herkesi tek tek, sevgiler :)

7 Kasım 2011 Pazartesi

şeker tadında sohbetler, dedikodular :)

bayramların en sevdiğim günü ikinci günü. bugün her zaman olduğu gibi annemin tarafındaki bütün akrabalar ananemde toplandık. eskilerden, yenilerden, hiç tanımadığım insanların hayatlarından hikayeler dinleyip, dedikodu yapmak, yakın çevrede son iki ayda neler olmuş, kim kime ne demiş, kim kimin kızını istemiş, kızını ona neden vermemiş, kimin kocası metres tutmuş, kimin karısı annesinin evine kaçmış başlıklı haberleri bir bir dinleyip, en sonunda tüm olayları birbirine karıştırıp ortaya karışık gündem hazırladım onlara. eh bu da benden olsun çünkü teyzemler ve dayım anlattıklarıyla hakikaten gülerken yüz kaslarımın ağrımasına sebep oldular. dünyada güzel akrabalar da var.
dün akşam da büyük teyzemle bir aradaydık. eskilerden konuştuk, dedemden babannemden falan bahsettik. bazı şeyler yüzünden rahmetli babannemi iyi hatırlamayı beceremiyorum ama lakabı Muthiş olan dedeme karşı aynı değil hislerim. babannem geri kafalı, dırdırcı, hatta eziyetçi, cimri kaynana rolünü oynarken, dedem külhanbeyi, ama aynı zamanda yufka yürekli, küçük yaştan beri sigara tiryakisi, Tansu Çillerin bir numaralı taraftarı, bastonuyla tek başına iktidar, ihtiyarlığı kabul etmeyen, huysuz ama bir o kadar da komik bir adam. dedemi ölümünün ardından yıllar geçtiği halde halen daha sevgiyle anıyorum. aynı zamanda çok ta küfürbazızdır hani, en sevdiği küfürleri ve argoları; kerhaneci, cinsini siktiğimin soysuzu, avradını sikerim, ursuz köpek (uğursuzun dedemce kısaltılması), sersem meret ve tek bir enişteme karşı kullandığı Sarı Recebin Tohumu. sarı recep amcanın torunu olmak dedeme göre zaten çok kötü birşey ve bunu adama küfür eder gibi söylerdi hep.
asla ama asla iki halam ve amcamda bir geceden fazla kalmaz, o kaldığı gecenin de sabahının köründe eve gelirdi. hem de ne gelmek, minibüsten iner inmez başlardı mahallenin girişinden bağırmaya "geliiiinn abe geliiiiinnnn ben gelirim be ben gelirim" anneme ve bütün ev ahalisine haykırırdı ev sınırlarına giriş yapmak üzere olduğunu. birinci sigarası içerdi, arada tütün sarardı, babannem annem sigara içerken anneme kızıp laf soktuğunda "abe gelin bakma sen ona, onun anası bi cigara içerdi, sabahtan akşama kadar sarmağa yetişemezdim" derdi. babannem ortalığı karıştırıcak olsa "sus be mendebur kocakarı, bunamışsın sen" derdi. babamın dayılarından biri bize gelirdi, haberler çıkınca Çillere laf söylerdi, dedem durur mu "akiff, a kalk siktir git evine pis pezevenk" diye yapıştırırdı lafı. akif dayı gitmezdi, dedem mutfağa annemin yanına gidip "abe gelin kuvarım kuvarım gitmez bu yüzsüz pezevenk" derdi. dedem selanik göçmeniydi.
babam ve amcam için şu açıklaması hep beni hayretlere düşürmüştür "bu ursuz köpekler bi bok bilmez. ne şarap içerler, ne komar (kumar) oynarlar, ne gazinoya giderler" derdi. kumar masasında kaybedip, eve gelip babannemden beşi bir yerdesini istemiş bir keresinde, babannem de annesinin hatırası diye vermemiş. durur mu bizim dede, asıldığı gibi kopartmış babannenin boynundaki kurdeleyi, sonra gitmiş onu da kumar masasında kaybetmiş. maceraları çoktur Muthiş dedemin. bir gece babanne kilitlemiş kapıyı, o zamanlar nerdee böyle çelik kapılar falan, dede gelmiş eve çalmış kapıyı, almamış içeri. meyhaneye gitti diyerekten ceza vermek istemiş ama bizim dede kapıya yüklendiği gibi, kapıyla birlikte içeri girmesi de bir olmuş. hep derdi zaten "hızlı yaşadık biz" diye, o yıllarda hayattan alabileceği ne kadar tat varsa almış işte. başka adamdı Muthiş dedem, yalan sevmezdi, sinirliydi, aksiydi ama merhametli adamdı, akşam çok anınca, burda da yazmak istedim onu, burda da anmak istedim.
öte yandan akşam saati fıkra gibi bir diyalog yaşadım bizim komşuyla. bayramlaşmaya gittik annemle evine, konu konuyu açtı derken sordu bana ada çayı içer misin diye. yok dedim ben sevmem bitki çayları. aynen şu tepki; "a sakın içmeyesin kızım geçen gün internetten baktırdım, insanda cinsel isteği arttırıyormuş, aman Allah muhafaza. ben eskiden veriyodum bizimkilere yok valla vermem artık içmesinler." evet, ya hayal gücü sınırsız ya da ona anlatan daha doğrusu internetten okuyan kişi fazla abartmış ama inanın tepkisini duyar duymaz aralıksız 5 dakika güldüm yeminlen. espri konusu oldu artık aramızda, ada çayı dedikçe amaan içme sakın evlat diye paniğe kapıldı, ama muhabbet çok tatlıydı. yarın çalışacağım, öbür gün izinliyim, umarım yarın mavi-yeşili de görürüm. özledim ya ne yapayım, bir an önce aramızda birşeyler olsun istiyorum. radyodan şarkı falı tutacak kadar sıyırdım kafayı. bunun bir level üstü de falcıya gitmek falan olacak sanırım. bugün arabada giderken powertürk'te şarkı tutmuştum bu şarkı çıktı şansıma. yine fazla gevezelik ettim, okuyan herkese sevgiler ve iyi bayramlar :)

6 Kasım 2011 Pazar

şehir efsanesi

cherry, vişne kokusu seven, vişne kokan, çok gülen, içinden üzülen, içinden ağlarken gözbebeklerinden gülebilen, durum kurtarma gerektiğinde ilk aranan, sır saklayan, sır sahibi olan, az ama öz denecek kadar dost sahibi olan, az buçuk sima ile olsa bile tanınan, gerçekten istediği ve hayal ettiği şeyleri içinden fısıltıyla listeleyen bir kız. mutsuz zamanlarında bastığı toprakla dertleşen, keyfi yerinde olduğunda, senelerce erkek evlat isteyip te en sonunda erkek evlat sahibi olan adamın kahvehaneye girip "herkese benden çay" dediği gibi, etrafındaki herkese bolluk ve neşe saçan, birinin sırrına şahit olduğunda ölümüne susan, son derece hayalperest, kurduğu hayalleri gerçek sanacak kadar aklı havada bir kız. hayatta en nefret ettiği insanlar, içinde bulunduğu durumdan kendi çabasıyla kurtulmak yerine başkalarından sürekli yardım dileyen, sürekli halinden şikayet eden, yuva yıkacak kadar büyük dedikodular yapan, Allah'ın ve çocuğunun üstüne yalan yere yemin eden, söylediğinin arkasında durmayarak inkar eden, küçücük sorunları gözünde büyüten zavallı kişiliklerdir. kendi hayal dünyasında yaşamayı tüm bu insanların arasında yaşamaya yeğ tutar, bazen kimseyle derin sohbetlere girmez, gözleri yüzlerce insan arasında hep belli başlı kişileri arar, Türkçeyi düzgün konuşamayan insanlarla sohbet etmekten hiç hoşlanmaz.
bir masalı var cherrynin, masal hep aynıdır ama başkahramanı bazen değişir. olayların ilerleyişi aynıdır ama karakter tepkimeleri her yeni kahramanın kişilik özelliğine göre değişir. çeşitli kod adları vardır kahramanların, masallarda asla isimle yer almazlar, ama bunlardan da asla haberleri olmaz. gece yatağa uzandığında cherry, uykuya mümkün olduğunca direnip başlar masalını içinden fısıltıyla anlatmaya, bir önceki gece nerede kaldıysa oradan başlar. herkesin içinde bir şehrin kişiliği vardır aslında ve o kendi şehir efsanesine can vermek umudundadır. efsane olarak kalmasındansa, tatlı bir hatıra veya ölene dek sürecek tatlı bir hayat olmasını ümit ederek. imkansızı değil, aslında olabilecek şeyin masalını anlatır. peri kızları yok şu anki masalda, keloğlan, uyuyan güzel, yedi cüceler de yok. bir cherry var, bir mavi-yeşil. ha bir de kötü kalpli bir büyücü var, her bölümde sarfettiği onca çabaya rağmen yenik düşen, kovulan ama sonraki bölümlerde yine ortaya çıkan, siyah pelerinli, normalde çok çirkin ama istediği zaman afet-i devrana dönüşebilen kötü kalpli büyücü. uykuya dalasıya, masalın, hayalin yerini rüyaya teslim edesiye kadar mavi-yeşille kâh barışık, kâh küs, kâh mutlu, kâh aşık bir masal yazar kendine. evvelden beri yoktu mavi-yeşil, şimdiki başkahraman o, onun masalı ne kadar sürecek, bilinmez.
elinin altnda olan adamlara yer yoktur cherrynin şehir efsanesinde, ellerinin arasından kayıp gidebilecek adamlar olur hep başkahraman. bugün varsa, yarın yokmuş gibi, bugün varlığını hissediyorsa, yarın kocaman bir boşluk bırakacakmış gibi, hem çok sevecekmiş hem de çok üzecekmiş gibi. "bugün" olan her gün varolup, yarına çıkmayacakmış gibi. hastalıklı bir ihtiyarın her an son nefesini verebilme ihtimali gibi. hırıltılı, kesik kesik, acıtan, sancıtan ama ihtiyaç duyulan bir soluk gibi. zaten böyle adamlar yakışır efsanevi masallara. cherry de kendi içinden anlattığı masalına böyle adamları seçecek elbette. belki gerçek olacak masalı, belki evvel zamandan kalma bir şehir efsanesi olarak, başkasından duymuş gibi anlatacak insanlara. bilinmez, bilinmeyecek de. belki mavi-yeşil prensle bitecek masal, dolacak miladı. belki de mavi-yeşil prens yok olacak ortadan, cherry kendisine başka bir başkahraman seçecek, günler, zamanlar geçecek ve bu masal gerçek olmaktan vazgeçip kimsenin bilmediği bir masal olmakla yetinecek.

pokemon bana aşık, ben mavi-yeşile

nasıl bir yorgunluktur kardeşim bu, sabah sekizde bayram kahvaltısına kalkmak ölüm gibi geldi. son birkaç gündür, zaten geç saatlere kadar çalışıp, beyin ve beden yorgunluğu sahibi olmuşum en gıcırından, bir de sabahın köründe kahvaltıya kalkmak, bütün gün gelen misafirlerle ilgilenmek, çoluk çocuğa bayram harçlığı vermek falan, Allahım hayat çok zor bugün. bayramları seviyorum, benim için en büyük anlam ve önemi sabahtan başlayıp öğleden sonraya kadar evin bütün köşelerinde uyuklamak, yatmak, dinlenmek, yorgunluk tribi atmak. öğleden sonra havam yerinde olursa, hava da güzel olursa çıkıp gezmek demektir bayram benim için. ikinci günü birkaç aile büyüğünü başta ananem olmak üzere ziyaret etmektir. ama bir yandan da sevmiyorum bayramları, 5 yıl oldu hâlâ daha kabullenemedim bayram zamanı işten geç çıkmayı. en çok bayram yoğunluğunun olduğu zamanlarda zengin bir koca bulup evlenmeye niyetleniyorum. bayram bitince bu isteğim de geçiyor.
mavi-yeşili en son cuma günü gördüm. araya bayram tatili girecek, ondan sonra bir aksilik olmazsa ben 1 hafta yıllık izine çıkacağım, mavi-yeşili 2 hafta göremeyeceğim. umarım işten ayrıldığımı falan düşünmez, umarım benden vazgeçmez. dertliyim kederliyim yani. cuma akşamı saat yediye gelirken geçti mağazanın önünden. müşteriyle ilgileniyordum, adamın kararsızlığı ve onlarca kokuyu denemesinden dolayı beynim uyuşmuştu, bir baktım eneeee mavi-yeşil bakıyor bana doğru, ağır ağır yürüyor. kafamı kaldırdım, böyle onu görünce sevindiğimi falan belli ettim. umarım o da hissetmiştir. öte yandan, pokemona benzeyen bir müşterimiz aşkını ilan etti. Allahım dedim sana geliyorum, baldazarla insanın aşkı mı olacak bu, ne zannediyor bu kendini, ne yapmaya çalışıyor, yoksa kendisine aşık olabileceğimi mi düşünüyor. bana bak genç adam, sen gerçekten bir pokemonla bir insanın aşk yaşayabileceğine mi inanıyorsun, diyecektim. müşteridir, kırmamak lazım dedim, sevgilim var dedim adama geçiştirdim.
hayır zaten mavi-yeşili göremeyeceğim süre için üzülüyorum, mavi-yeşil bana yar olmayacak, ellere yar olacak diye korkuyorum, pokemon kalkmış sana aşığım diyor. değil o, burak özçivit gelse, mavi-yeşil olamaz annem. ne yapayım, taktım, takıldım. bakalım, bayramdan sonra ne olacak mavi-yeşil efendiyle, bir an önce bu hafta da bitsin de yıllık izine çıkayım artık. yoruldum yahu, dinlenmeye ihtiyacım var.

1 Kasım 2011 Salı

aklımdaki sevgili profiline tam uyuyorsun mavi-yeşil

sabahın köründe, her zamankinden daha fazla özen gösterdim görüntüme bugün. makyajımı kusursuz yaptım, saçlarımı dakikalarca taradım falan ne için ama, koskocaman bir HİÇ için. halbuki bugün çok güzel olacaktım, mavi-yeşili görecektim, birbirimize gülümseyecektik, yeni bir aşk doğacaktı, bir süre ağzım bir karış açık aklım havalarda gezecektim ortalarda, buraya hep mavi-yeşili yazacaktım, belki de nankörlük yapıp bloğa arada bir yazacak bütün zamanımı mavi-yeşile ayıracaktım. söyle blog, sen mi beddua ettin ha, aklımı mı okumaya başladın artık! ama bütün hayallerim her zamanki gibi yerle bir oldu. bütün gün, pasajın bütün çıkışlarına baktı gözlerim, tuvalete bile gitmedim yahu, ben yokken geçerse diye. ama ne oldu, mavi-yeşil yoktu ortalarda tabi ki. salak kafam, yarın görürüm belki diyerek kendi kendini teselli etmeye çalışıyor. çok mu şey istiyor ki kalbim, sadece bir tanışalım, kaynaşalım istiyor işte.
halen daha mavi-yeşil hayaller kuruyorum. çok zor değil, sadece birbirimizle konuşmak zorunda olduğumuz bir yerde karşılaşalım. bir saniyecik ya, sadece birbirimize soru sormak zorunda kalalım. ondan sonra onu gördüğümde bir "merhaba" demeye hak kazanmış olurum. bu tanışma mevzularında zaten hep bahtsız oldum, adamla aylarca birbirimizi keseriz, tanışma mevzusunda tıkanıklık olur, ondan sonra hoop herif sevgilisiyle geçer gözümün önünden. adalet mi bu? zaten 13 yaşındaki kız çocuğunun tecavüze uğradığı ve yargının kendi isteğiyle olmuştur, istese karşı koyabilirdi pekala dediği bir ülkede adalet sorgulaması yapmam mantıksız. ama işte, farkında olmayarak aklımda çizdiğim profile bu kadar uygun bir adamı ellerimin arasından kaçırmak istemiyorum. ben yarimi, ellere yar etmek istemiyorum. sanırım artık sinirlerim kaldırmaz bunu. dua edin nolur olur mu, mavi-yeşil de adam olsun gelsin konuşsun artık.
yani bugün uzun uzun düşündüm, bari adını bilseydim facebooktan arar bulurdum bu elemanı, anlatırdım böyleyken böyle işte sen aklımdaki sevgili profiline tam uyuyorsun diyerekten. ama dedim kızım napıyorsun sen, önce erkeğin gelip konuşması lazım. adamın aşkından ölsen bile eğer sen ona gidip sevdiğini söylersen en ala kaşar olursun, önüne gelene yazan kız olursun. gel gelelim durum böyle değil işte, kişisel facebook hesabımı her gün kontrol ediyorum, her gün birsürü çevikkuvvet polisinin arkadaşlık isteğini reddediyorum ama bir türlü o adamın talebini göremiyorum. ama, tüm bunlara rağmen ve hayatımda ilk kez eğer konuşmayı becerebilirsem ya da nefes almayı unutmazsam anlatırdım bu adama olan hissiyatımı diye düşündüğümde de bu tabu çarpıyor suratıma. ne acı değil mi, seviyorsan git konuş derler bir de. gideyim konuşayım da dedikodu alsın başını yürüsün değil mi?
şimdilik yapabileceğim tek şey bol bol dua edip, mavi-yeşilin gelip konuşmasını beklemek. elimden başka birşey gelmiyor, yani adamı iş yerine kadar takip edip nerede çalıştığını öğrendikten sonra çiçek falan yollayacak değilim herhalde. facebooktan ekleyemiyorum, adını bilmiyorum. bilsem de tabular ve yazılı olmayan kurallar yüzünden yine ekleyemiyorum hayır her türlü bu adamı ekleyip tanışma kaynaşma operasyonuna girmeyeceksem, bu facebook ne işe yarar ki? ooofffff oooffffff zalımsın dünya, vicdansızsın mavi-yeşil.

31 Ekim 2011 Pazartesi

zalımsın hayat; mavi-yeşile isyan!

dün gece abuk rüyalar gördüm. rüya demek masum kalır, düpedüz kabustu yahu. bir süredir iletişimimizin kopmuş olduğu bir arkadaş yine sinsi sinsi düşmanlık yapıyordu bana. adam yemiyor içmiyor, hep fitne fesat sokuyordu insanların aklına. yani gerçek hayatta sesin soluğun çıkmıyor bu güzel de rüyalarımdan uzak dursan diyorum. ben her gece ne kadar dua ediyorum biliyor musun mavi-yeşili rüyamda göreyim diye? adamla gerçek hayatta bir icraatimiz yok bari rüyada olsun artık. ona da edecek iki çift lafım var ama önce rüyamı anlatma kısmını bitireyim. işte bu zat-ı muhterem insan arkamdan milleti dolduruşa getiriyordu, sonra birden bire kendimi bir tünelde, kar yağışı altında teyzemlere bayramlaşmaya giderken gördüm. ama nasıl dehşet verici bir ortam, şu lunaparklarda korku tüneli adı altında sergiledikleri oyuncaklar falan hiç kalır. hızlı hızlı yürümeye çalışıyorum tünelde, bir yandan kafam bu elemanın yaptığı dedikodulara gidiyor, bir aklım mavi-yeşilde (sırf kabusun ortasında bile aklımda olduğu için bana deli gibi aşık olması lazım değil mi bu adamın?) her neyse işte, şiddetli kar yağışı var, soğuktan donmak üzereyim, tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de tinerci tipli insanlar köpek gibi havlayarak üstüme yürümeye çalışıyor.
düşmanlarım! dedim kendi kendime, herhalde adam gerçekten dedikodu yapıyor, arkamdan fitne fesat sokuyor ki milletin aklına, gerçekten düşman kazanmaya başladım. aman ne büyük kazanç, son günlerde en çok ihtiyaç duyduğum şey yeni yeni düşmanlar zaten. gelelim mavi-yeşile. geçen hafta cuma ve cumartesi günü hiç görmedim onu da. hayır, tam niyetleniyorum adama gülümseyeceğim, yeşil ışık yakacağım diye, adam hoop ortadan kayboluyor. nihayet bugün gördüm ama, hiç beklemediğim bir an olduğu için ve son anda farkettiğim için öyle bön bön baktım suratına. ben orada, rüyamı anlatıyorum mağaza sorumlumuza, arkamı bir döndüm, ammannınn! mavi-yeşil geçiyor. şimdi ben nasıl aklımı toparlayayım da gülümseyeyim buna. nasıl akıl edeyim bunu yahu? bekledim sonra bir süre onu, geçmedi bir daha, pes diyorum artık!
tamam, adamın benden hoşlandığı falan garanti değil ama, eğer ki gözümün içine bakarak dna kodlarımı çözmeye çalışmıyorsa var bir şeyler onda da. nedir yani, bu kadar mı zor ki. yahu liseli bebe misin be adam diyesim geliyor, öyle bakışıp duracak mıyız diyesim geliyor. öyle bir huyum var ki, bir süre sonra adamın varlığını unutabilirim, ya da, mavi-yeşil vazgeçebilir. onu istediğim, ondan hakikaten enerji aldığım için de sonunun böyle olmasını istemiyorum. en azından bir süre sevgili olabiliriz, hoş zaman geçirip, incir çekirdeğini doldurmayacak bir sebepten ayrılabiliriz. sonunu ayrılıkla yazıyorum çünkü evlilik hayal etmek, hem de sadece gördüğüm, adını bile bilmediğim bir adamla evlilik hayal etmek benim bile hayalgücü sınırlarımı zorluyor. isyanım sana mavi-yeşil, isyanım sana hayat! onlarca ay carrefour market kasasında karşılaştık biz bu adamla, onlarca kez tesadüfen aynı sokakta yalnız yürüdük, ben aşık olmaya niyetlenince mi aksilikler çıkartıyorsun he? zalımsın hayat, anlamıyorsun sevenlerin dilinden.

20 Ekim 2011 Perşembe

seviyorsan gel konuş bence

bugünün duası: Allahım, biliyorsun istediğimi, onun da beni istediğini hissediyorum, kimse kimseye öyle bakmaz boşu boşuna. o yüzden kavuştur beni yarime, çok uslu, akıllı, kıskançlık nedir bilmeyen, tam anlamıyla perfect bir sevgili olacağım. ama ne olur o mavi-yeşil gözleri hep bana doğru baksın. amin.

adam tam on gündür yoktu ortalıkta. vazgeçti dedim, artık benimle ilgilenmiyor. ben de saldım kendimi bugünlerde, bu hafta, özenmedim makyajıma saçıma falan. aman allahım bir kafamı çevirdim ki yarim iki dirhem bir çekirdek, çekmiş lacileri salına salına geçiyor önümden. allah dedim, büyüksün bunu bana nasip et, bu benim sevdiceğim olsun. sonra içeri girip aynada kendime baktım! saçlarım elektriklenmekten düz fönden abuk dalgalı bir föne dönmüş, makyajım ıyykkk kendime baktığım zamanlarla bugünkü makyajımın fotosunu görsem kusarım, gözlerim uykusuzluktan şiş ve kırmızı!! adam bir daha da uğramaz buralara dedim kendi kendime. bütün gün akşam üstüne dek, bu tipte gezdiğim ve kendimden utanmadığım için küfrettim kendime. aklımda mavi-yeşil gözler, offff off dedim ne yapsın bu adam beni.
adam tam hayalimdeki gibi -ki hayalimde özel bir sevgili profili çizdiğimi onu fark edince öğrendim, haberim yokken ne hayaller kurmuşum meğer- esmer, uzun boylu, mavi-yeşil arası gözleri var, yanakları hafif kırmızı, saçları simsiyah ama arada beyazlar var, gümüş gibi parlıyor. ah ben, ah o... son yıllarda gördüğüm en yakışıklı iki adamdan biri bursada. öteki çok havalı bana bakmıyor bile, ben de onu sallamıyorum. ama bu, gözünü gözümün içine dikiyor, bana öyle uzun uzun bakıyor, hafif tebessüm ediyor ve o arada ben nefes almayı unutuyorum. yok böyle bir heyecan, adam benimle konuşmaya teşebbüs etse, bayılırım korkarım. allahım, ne olursun olur da tanışma durumu olursa bir salaklık yapmayayım, kekelemeyeyim, bayılmayayım. sonra zaten zamanla alışırım.
ben adam beni bir daha görmek istemez zaten derken, hiç beklenmedik bir anda akşamüzeri bir daha geçti bizim mağazanın ordan. baktı yine gözümün içine, baktım ben de gözünün içine cesaret bulsun da gelsin konuşsun diye. sonra düşündüm kendimi, ben zaten çok kıskancım, bu adama hayatta huzur verebilmem için herhalde derhal nikahıma alıp evinin erkeği yapmam lazım. o evde otursun ben çalışıp bakarım ona ama görmesin başka kadınlar onu. ikinci bir ihtimal daha var, şehirdeki sevgilime asılma potansiyeli yüksek bütün kadınları yok etmek ama bu da çok soykırımvari olur, adam korkar benden. nasıl dayanacağım, nasıl kıskançlık krizlerine girmeden o ilişkiyi yürütmeyi başaracağım bilmiyorum ama ben hazırım, seviyorsa gelsin konuşsun. zaten önemli olan bu ilişkinin başlaması, yürütme kısmını ilişki esnasında düşünürüz.
arada böyle yüzü, gözleri falan geliyor gözümün önüne kendi kendime sırıtıp duruyorum falan. öleceğim yahu, nefes alamamaktan korkuyorum. onu düşünürken nefessiz kalmaktan, sevdiceğime kavuşamadan ölüp gitmekten korkuyorum. allahım ben söz veriyorum, uslu, akıllı, problemsiz bir sevgili olacağım. ama yeter artık kaç ay oldu, hissediyorum o da ilgileniyor. o halde yardım et bana, ne bileyim karşılaşalım tarafsız bir sahada. bir şekilde konuşmak zorunda kalalım. ama, ruhen ve aklen bu adama ihtiyacım var, biliyorsun!
 
↑Yukarı