29 Kasım 2011 Salı
tanışmadığım adamı bile kıskanacak kadar deliyim!
selamlar, sevgiler. nasıl sinirlerim bozuk, nasıl kendi kendimi yiyip bitiriyorum anlatamam. mavi-yeşili tam üç kez gördüm bugün. ilkinde acele acele biryere gidiyordu, baktım ve o da baktı yine bakıştık yani. bu sefer de o bakıyor ve gözlerini kaçırıyor hemen. oyun mu oynuyor benle anlamadım, parmağına bakıyorum hani erkeklerin taktığı siyah taşlı yüzükler olur ya onlardan var. alyans falan yok yani, o taşlı büyük yüzükler evlilik ya da nişan yüzüğü olarak takılmaz değil mi? bilen beni aydınlatsın nolur. ikinciye geçtiğinde de elinde telefon, birşeyler okuyordu ya da numara arıyordu sanki. ne varsa o iphone'un içinde anlamadım, adam dikkatle bakıyor. gerçi dikkatsizce bakınca da benim EGM'den gelen "aşırı hız ömrü kısaltır" mesajını "aşkınız ömrü kısaltır" olarak okuduğum gibi yanlış okuma riski de yok değil hani. ama elindeki telefona bir bakışım vardı anlatamam size. eğer bu gece o telefon bozulursa, o dokunmatik ekranı orta yerinden çattadanak çatlarsa, sorumlusu benim bakışlarım. eğer adam bakışımı farkettiyse, ki bence farketti gelip hesap sorma hakkına sahip. nasıl dellendim, utanmasam soracağım NE VAR O TELEFONUN İÇİNDE BE ADAM! diye. hoş sorsam ne yazar, sana ne deyip geçebilir ya da hiç tanımadığım, benden hoşlanıp hoşlanmadığını bile bilmediğim bir adama hesap sormam karşısında önce dumura uğrayıp ardından kahkahalara boğulabilir.
gördüğünüz üzere, hiç tanımadığım, sevgilim bile olmayan hatta benle ilgilenip ilgilenmediği konusunda en ufacık bir fikrim bile olmayan bir adamı elindeki telefondan ve o telefonun içindekilerden kıskanacak kadar manyağım. ne yapayım ama ben kıskanç bir insanım ve son zamanlarda sadece mavi-yeşile adapte olmuş durumdayım. ha bugün ha yarın diyerek gelen birkaç kısmetimi bile geri teptim. evde kalırsam sorumlusu mavi-yeşil. üstüne bir de 15 dakika sonra telefonla konuşarak geçmesin mi gözlerimin önünden, tam manasıyla delirdim, kendi kendimi yedim bitirdim. yani tuz biber oldu anlayacağınız.
efendim, elbette ki annesiyle, patronuyla, babasıyla ya da iş arkadaşıyla konuşuyor olabilir. bu ihtimallerin de çok net farkındayım. neticede iphone da son derece teknolojik bir alet ve adam işle ilgili gelen bir maili bile okuyabilir ama benim kıskanç algım bunu hemen sevgiliye ya da arkadaş kontenjanından geçindiği kızlara yorar. ne yapayım, ben böyleyim. annesidir di mi naaann? teselli verin bana nolur. ühüüühüüüü :(( ağlayacağım naaan, ya sevgilisi varsa, ya başka kızlarla fingirdeşip sevgili olmuyorsa. Allah'ım çok paranoyağım değil mi?
şimdi bişey daha soracağım size, benim bu mavi-yeşile trip atma gibi bi hakkım var mı? nasıl atıcam di mi tribi de, görünce kafamı mı çeviricem? sorduğum soru yani benim de. çok sinirlendim ama ya, mümkünse beğendiğim adamların cep telefonu olmasın, olursa da bir annesi arasın bir de patronu. kız arkadaşı hiç olmasın, hatta erkek arkadaşı bile olmasın. ne gerek var canım, beraber maça falan gidebiliriz pekala. gıkım çıkmaz yeminlen, sevdiceğim nereye ben oraya. umarım yarın görebilirim mavi-yeşilimi, umarım yarın bana daha ilgili bakar ve umarım o iphone'unun içinde ne kadar kız ve çapkın erkek numarası varsa silinir. öpüyorum herkesi kocaman, sevgiler :)
Etiketler:
kıskançım,
mavi-yeşil
28 Kasım 2011 Pazartesi
hadi ama artık sevgili olmalıyız
selamlar, iyi akşamlar dilerim. bir pazartesi sendromunu daha kazasız belasız atlatmanın verdiği gurur ve mutluluk var üzerimde. sırf "pazartesi sendromu" klişesini yaşıyormuş gibi görünmek istediğim için, pazartesilerden nefret ediyormuş gibi davranmıyorum. gerçekten benim için pazartesi demek karın ağrısı, yorgunluk, mutsuzluk, huysuzluk ve sağ bacağımın ağrıması demek. istisnasız bu iş böyle, yıllardır her pazartesi kronik biçimde bu ağrıları çekerim ve son derece çekilmez olurum. aksi gibi, tembellik yapabilmek gibi bir durumum yok pazartesi günleri, inadına bankalarda ya da başka yerlerde işim çok olur ve hem satışa hem de dış işlere bakmak zorunda olurum. homurdana homurdana bankanın yolunu tutmuş, hayattan nefret eder vaziyette bir an önce akşamı yapabilmenin planlarını yaparım. sevimli kedi garfield'ın da dediği gibi "hiçbirşey yapmamak için herşeyi yapabilirim" yani.
bugün yine mavi-yeşili gördüm. yine bakıştık, şu anda kendisinden bahsederken bile kendi kendime sırıtıyorum. belki de sadece bakıştığımız bi adama bu kadar anlam yüklemekte hata ediyorum ama elimde değil çünkü bu zat-ı muhterem kişi toplamı 3 eden eski sevgililerime oranla üfüüüü çok daha yakışıklı. etkilenmemek elde değil ne yapayım ben şimdi? inşallah yarın da görürüm, dua edin olm ya. ha tabi bir de son bir yılda kimseye aşık olamadığımı da varsayarsak, insan hayatında birisi olsun, telefonu çalsın, gelen mesaj annesinden kuzeninden ya da turkcell'den olmasın istiyor. hoş, artık turkcell bile mesaj atmıyor ya o ayrı. arada bir de EGM (emniyet genel müdürlüğü) trafikte dikkatli olmam konusunda uyarı mesajları atıyor, adeta kendine iyi bak aklımız kalmasın sende diyor ama, bilmiyorlar ki trafikteki rolüm ya kardeşimin kullandığı arabada ön koltukta oturup sigara içmek ya da karşıdan karşıya geçmek için ışığın yanmasını beklemek.
ehliyet almayı, araba kullanmayı öğrenmeyi aklımdan bile geçirmedim bugüne kadar. kadın şoförler zaten yeterince hor görülüyor, hayır yani reflekslerimiz erkekler kadar güçlü değilse suç bizim mi? ayrıca bir de trafikte kadın şoförleri sıkıştırmaktan zevk alan magandalar var ki, kendilerine tepkim biber gazını sıkmak olur, bu da tahminimce trafikte felaketlere yol açabilir. ayrıca biraz asabi yapım olduğu için çabuk sinirleniyorum, biraz da paniğim sanırım, kontrolümü kaybedebiliyorum. açıkçası benim ehliyet almamam ve araba kullanmamam bursa trafiğinin sağlığı açısından çok önemli.tüm bu sebeplerden dolayı, dolmuş, taksi, otobüs ya da minibüsle yolculuk etmem en iyisi.
velhasıl kelam platonik aşkım mavi-yeşilimi görerek bir pazartesi gününü daha alnımın akıyla bitirdim. inşallah buraya sevgili olduğumuzu da yazmak nasip olur. kocaman bir AMİN diyorum bu duam için. şimdi birazcık sözlüğe bakayım, ne var ne yok okuyup güleyim azıcık. orda da wodkaenerjii adıyla yazıyorum, aynen twitterdaki gibi. öpüyorum herkesi çok, iyi geceler :)
bugün yine mavi-yeşili gördüm. yine bakıştık, şu anda kendisinden bahsederken bile kendi kendime sırıtıyorum. belki de sadece bakıştığımız bi adama bu kadar anlam yüklemekte hata ediyorum ama elimde değil çünkü bu zat-ı muhterem kişi toplamı 3 eden eski sevgililerime oranla üfüüüü çok daha yakışıklı. etkilenmemek elde değil ne yapayım ben şimdi? inşallah yarın da görürüm, dua edin olm ya. ha tabi bir de son bir yılda kimseye aşık olamadığımı da varsayarsak, insan hayatında birisi olsun, telefonu çalsın, gelen mesaj annesinden kuzeninden ya da turkcell'den olmasın istiyor. hoş, artık turkcell bile mesaj atmıyor ya o ayrı. arada bir de EGM (emniyet genel müdürlüğü) trafikte dikkatli olmam konusunda uyarı mesajları atıyor, adeta kendine iyi bak aklımız kalmasın sende diyor ama, bilmiyorlar ki trafikteki rolüm ya kardeşimin kullandığı arabada ön koltukta oturup sigara içmek ya da karşıdan karşıya geçmek için ışığın yanmasını beklemek.
ehliyet almayı, araba kullanmayı öğrenmeyi aklımdan bile geçirmedim bugüne kadar. kadın şoförler zaten yeterince hor görülüyor, hayır yani reflekslerimiz erkekler kadar güçlü değilse suç bizim mi? ayrıca bir de trafikte kadın şoförleri sıkıştırmaktan zevk alan magandalar var ki, kendilerine tepkim biber gazını sıkmak olur, bu da tahminimce trafikte felaketlere yol açabilir. ayrıca biraz asabi yapım olduğu için çabuk sinirleniyorum, biraz da paniğim sanırım, kontrolümü kaybedebiliyorum. açıkçası benim ehliyet almamam ve araba kullanmamam bursa trafiğinin sağlığı açısından çok önemli.tüm bu sebeplerden dolayı, dolmuş, taksi, otobüs ya da minibüsle yolculuk etmem en iyisi.
velhasıl kelam platonik aşkım mavi-yeşilimi görerek bir pazartesi gününü daha alnımın akıyla bitirdim. inşallah buraya sevgili olduğumuzu da yazmak nasip olur. kocaman bir AMİN diyorum bu duam için. şimdi birazcık sözlüğe bakayım, ne var ne yok okuyup güleyim azıcık. orda da wodkaenerjii adıyla yazıyorum, aynen twitterdaki gibi. öpüyorum herkesi çok, iyi geceler :)
Etiketler:
mavi-yeşil,
pazartesi sendromu
27 Kasım 2011 Pazar
vatan millet mevzuları
önce vicdani ret ile başlamak istiyorum bugün. söyleyecek o kadar çok şeyim var ki bu konuda, o kadar dumur vakalarla karşılaştım ki günlük hayatta ve sosyal paylaşım ağlarında, pek çoğunun "askerlik" ve "vicdani ret" kavramları hakkındaki düşüncelerine güldüm, geçtim. efendim, bir gün facebook hesabımda "vicdani ret ile askere gitmekten kaçanlara ileride çocukları askerlik hatıralarını sorduğunda, oğlum ben korkup kaçtım mı diyecekler" ifadesinde bir paylaşımda bulunmuştum. tek bir sazan atladı buna, o tek sazan da beni gülmekten yerlere yatırdı. bu eleman "çocuğu ileride sorarsa sosyal sorumluluk görevi aldığını askerliğini bu şekilde gerçekleştirdiğini ve adam öldüremeyeceği için vicdani reddi seçtiğini" belirtmiş. aman ne güldüm. bakınız, adam askerliği adam öldürmek zannediyor, sanırım fazla savaş oyunu oynuyor. aslında bu zavallı düşünceyi kaale almak bile olmaz ama, komiklik işte, anlatmak istedim.
haliyle sinirlendim, o kim oluyor ki yüce Türk Silahlı Kuvvetleri'ne katil, adam öldürücü muamelesi yapıyor. kendisi evinde mışıl mışıl poposunu kaşıya kaşıya uyurken Ağrı'da, Van'da, Hakkari'de dondurucu soğukta nöbet tutan yüce askere ne hakla katil damgası vurabiliyor. son derecede şuursuzca değil mi? bence öyle. dedim ki bu elemana, korkuyorsan asker olmaktan boşver zaten biz gerekirse yaparız askerliği, alnımızın akıyla şanla şerefle ve gururla Türk Silahlı Kuvvetleri'ne hizmet ederiz, gurur duyarız. gerçekten, vatanını milletini ve Allah'ını seven kadınlar olarak, korkak süt kuzularının yerine yaparız askerlik hani, ayak bağı olmasınlar. okuyup ta derseniz "yahu kadın senin askerlik hakkında fikrin var mı, ruj sürmeye benzemez nöbet tutmak", evet var efendim. hem doğudaki koşullar hakkında fikrim var hem de askerlik hakkında. çok şükür, gün geliyor tek derdim hangi renk ruj süreceğim oluyor ama, muhallebi çocuğu da değiliz hani, en önemlisi Kurtuluş Savaşı'nda ve PKK mücadelesinde can veren, vatan uğruna ölen şehitlerimize saygımız var.
bedelli askerliğe diyecek pek lafım yok, en azından elde edilen paranın Şehit ve Gazi ailelerine dağıtılacağı söylenmiş, doğruysa eğer 30 yaşına kadar askere gitmemiş kişilerin seçtikleri bu kolay yol işe yarayacak. umarım söylendiği üzere, su akıp yolunu bulur da elde edilen para gereken yerlere dağıtılır. öte yandan vicdani reddi seçenlere birtakım yaptırımlar uygulanacakmış. mesela hapis cezası, mesela devlet memuru olamamak gibi. ilk kez bu hükümetin aldığı bir karara YETMEZ AMA EVET diyorum. Peygamber Ocağından kaçana yetmez ama, yine de cezalandırmak şart, öyle değil mi? askerden kaçana adam muamelesi yapmayacağımı da ifade etmiştim, sözlerimin de arkasındayım. Vatanına Milletine Bayrağına hayır gelmiyorsa bir insandan, bizlere hiç gelmez, dışlarım, önemsemem bile.
bilir misiniz, Türk Ordu'su dünyanın en büyük altıncı ordusudur. yüzlerce millet arasından altıncı olmak gurur verici. bu da Vatan borcunu vicdanen reddetmeyen ya da taksitle ödemeyi seçmeyen Mehmetçiklerimizin sayesinde. bizim askerimize askerlik yaptığı için çok büyük paralar ödenmez, ayda iki paket sigara alabileceği kadar maaşı vardır erlerin ama onlar gururla, şerefle ve vatan sevgisiyle yerine getirirler görevlerini. her ne kadar vicdani retçiler korkup kaçsalar da, annelerinin etekleri altına saklansalar da askerliği kutsal gören milyonlarca genç var bu ülkede. Allah yardımcıları olsun.
bir de sosyal hizmetlerde çalışarak askere gitmiş gibi sayılmak isteyen arkadaşlar, vatan böyle korunmaz da kurtarılmaz da. öyle olacak olsaydı o işler, dünya üzerinde savaş kavramı olmazdı, herkes sosyal hizmetlerde çalışarak elde ederdi birşeyleri. yani, asla gerçek olmayacak bir ütopyaya da can vermeye çalışmayınız. açlık ve fakirlik kavramı olduğu sürece savaşlar devam edecek diyorsunuz da, bahsettiğiniz eşit gelir ve eşit yaşam imkanları dünya halkı için gerçekleşmeyecek bir hayal. düzen böyle, yutulmamak istiyorsan büyük balık olmak zorundasın. ezilmemek istiyorsan, güçlü bir orduya sahip olmak zorundasın ve ülkenin bölünmemesini istiyorsan, lafa gelince milliyetçiyim ya da Atatürkçüyüm diyorsan, asker olmak zorundasın. gerçek dünya şirinler köyü gibi değil nitekim.
hazır lafı gelmişken Milliyetçilik kavramını tersinden anlayıp Faşizmle eş anlamlı sayan yüksek zekalı arkadaşlara bir iki lafım var. efendim en basitiyle Milliyetçilik; ortak dili, kültürü ve coğrafyayı paylaşan ve aynı ırktan olan insanların dahilinde bulundukları milleti yüceltme, koruma ve ilerletme isteğini ve duygusunu taşımaktır. yani, milletini sevmektir kısacası. Faşistlik ise; kendi ırkının dışındaki ırklara düşmanlık beslemek ve onları yok etme gayesi taşımaktır. gördüğünüz gibi çok süper zeki arkadaşlarım milliyetçilik ve faşistlik kavramları arasında sevgi ve nefret gibi bir uçurum var. Milliyetçinin derdi, kendi milletinin yücelmesi, ilerlemesidir, ırkına ve milletine duyduğu sevgidir. Faşistse diğer tüm ırklara karşı nefret besler yani kafatasçıdır. bu konuya açıklık getirme kısmeti bugüneymiş. artık bazı kavramları işlerine geldiği gibi yorumlayan mercimek beyinlilere itimat etmeyelim olur mu?
Van depremi sonrasında sevgili Müge Anlı'ya faşist diyen kafalar da bu kavramları eşleştirmekten zevk duyan kafalar ve açıkçası aslında herkes anladı Müge ablanın ne demek istediğini. herkesin bildiği ama cesaret edemediği gerçekleri dile getirdiği için faşist dediler, hahayyy bizzat kendim, Müge Anlı ablamızın faşist olmadığını ve gerçekleri söylediğini savunduğum için bana da faşist dediler, varsın desinler. kendi işine geldiği gibi durum ve konuşma yorumlayan, kavramları birbirine karıştıran geri zekalıların ne dediği çok da umrumda değil açıkçası. biz biliyoruz kendimizi, Allah biliyor kalbimizden geçeni de bu aciz beyinlerin ne dediğine mi takılacağız yani. ama milliyetçiliği faşistlik sanan kimselerin haline hem üzülüyorum hem de acıyorum. objektif olmak şart değil mi? son olarak;
"dilerseniz beni eleştirirken geberin, çok ta fifi açıkçası"
(cümlenin kaynağı agda_bandi, belirtmemek ayıp olur elbette. bir yazısında okumuştum geçen yıl, çıkmıyor aklımdan, eleştiricem diye ıkınan insancıklar için hissettiklerimi dile getirmiş)
sevgiler, öptüm. :)
haliyle sinirlendim, o kim oluyor ki yüce Türk Silahlı Kuvvetleri'ne katil, adam öldürücü muamelesi yapıyor. kendisi evinde mışıl mışıl poposunu kaşıya kaşıya uyurken Ağrı'da, Van'da, Hakkari'de dondurucu soğukta nöbet tutan yüce askere ne hakla katil damgası vurabiliyor. son derecede şuursuzca değil mi? bence öyle. dedim ki bu elemana, korkuyorsan asker olmaktan boşver zaten biz gerekirse yaparız askerliği, alnımızın akıyla şanla şerefle ve gururla Türk Silahlı Kuvvetleri'ne hizmet ederiz, gurur duyarız. gerçekten, vatanını milletini ve Allah'ını seven kadınlar olarak, korkak süt kuzularının yerine yaparız askerlik hani, ayak bağı olmasınlar. okuyup ta derseniz "yahu kadın senin askerlik hakkında fikrin var mı, ruj sürmeye benzemez nöbet tutmak", evet var efendim. hem doğudaki koşullar hakkında fikrim var hem de askerlik hakkında. çok şükür, gün geliyor tek derdim hangi renk ruj süreceğim oluyor ama, muhallebi çocuğu da değiliz hani, en önemlisi Kurtuluş Savaşı'nda ve PKK mücadelesinde can veren, vatan uğruna ölen şehitlerimize saygımız var.
bedelli askerliğe diyecek pek lafım yok, en azından elde edilen paranın Şehit ve Gazi ailelerine dağıtılacağı söylenmiş, doğruysa eğer 30 yaşına kadar askere gitmemiş kişilerin seçtikleri bu kolay yol işe yarayacak. umarım söylendiği üzere, su akıp yolunu bulur da elde edilen para gereken yerlere dağıtılır. öte yandan vicdani reddi seçenlere birtakım yaptırımlar uygulanacakmış. mesela hapis cezası, mesela devlet memuru olamamak gibi. ilk kez bu hükümetin aldığı bir karara YETMEZ AMA EVET diyorum. Peygamber Ocağından kaçana yetmez ama, yine de cezalandırmak şart, öyle değil mi? askerden kaçana adam muamelesi yapmayacağımı da ifade etmiştim, sözlerimin de arkasındayım. Vatanına Milletine Bayrağına hayır gelmiyorsa bir insandan, bizlere hiç gelmez, dışlarım, önemsemem bile.
bilir misiniz, Türk Ordu'su dünyanın en büyük altıncı ordusudur. yüzlerce millet arasından altıncı olmak gurur verici. bu da Vatan borcunu vicdanen reddetmeyen ya da taksitle ödemeyi seçmeyen Mehmetçiklerimizin sayesinde. bizim askerimize askerlik yaptığı için çok büyük paralar ödenmez, ayda iki paket sigara alabileceği kadar maaşı vardır erlerin ama onlar gururla, şerefle ve vatan sevgisiyle yerine getirirler görevlerini. her ne kadar vicdani retçiler korkup kaçsalar da, annelerinin etekleri altına saklansalar da askerliği kutsal gören milyonlarca genç var bu ülkede. Allah yardımcıları olsun.
bir de sosyal hizmetlerde çalışarak askere gitmiş gibi sayılmak isteyen arkadaşlar, vatan böyle korunmaz da kurtarılmaz da. öyle olacak olsaydı o işler, dünya üzerinde savaş kavramı olmazdı, herkes sosyal hizmetlerde çalışarak elde ederdi birşeyleri. yani, asla gerçek olmayacak bir ütopyaya da can vermeye çalışmayınız. açlık ve fakirlik kavramı olduğu sürece savaşlar devam edecek diyorsunuz da, bahsettiğiniz eşit gelir ve eşit yaşam imkanları dünya halkı için gerçekleşmeyecek bir hayal. düzen böyle, yutulmamak istiyorsan büyük balık olmak zorundasın. ezilmemek istiyorsan, güçlü bir orduya sahip olmak zorundasın ve ülkenin bölünmemesini istiyorsan, lafa gelince milliyetçiyim ya da Atatürkçüyüm diyorsan, asker olmak zorundasın. gerçek dünya şirinler köyü gibi değil nitekim.
hazır lafı gelmişken Milliyetçilik kavramını tersinden anlayıp Faşizmle eş anlamlı sayan yüksek zekalı arkadaşlara bir iki lafım var. efendim en basitiyle Milliyetçilik; ortak dili, kültürü ve coğrafyayı paylaşan ve aynı ırktan olan insanların dahilinde bulundukları milleti yüceltme, koruma ve ilerletme isteğini ve duygusunu taşımaktır. yani, milletini sevmektir kısacası. Faşistlik ise; kendi ırkının dışındaki ırklara düşmanlık beslemek ve onları yok etme gayesi taşımaktır. gördüğünüz gibi çok süper zeki arkadaşlarım milliyetçilik ve faşistlik kavramları arasında sevgi ve nefret gibi bir uçurum var. Milliyetçinin derdi, kendi milletinin yücelmesi, ilerlemesidir, ırkına ve milletine duyduğu sevgidir. Faşistse diğer tüm ırklara karşı nefret besler yani kafatasçıdır. bu konuya açıklık getirme kısmeti bugüneymiş. artık bazı kavramları işlerine geldiği gibi yorumlayan mercimek beyinlilere itimat etmeyelim olur mu?
Van depremi sonrasında sevgili Müge Anlı'ya faşist diyen kafalar da bu kavramları eşleştirmekten zevk duyan kafalar ve açıkçası aslında herkes anladı Müge ablanın ne demek istediğini. herkesin bildiği ama cesaret edemediği gerçekleri dile getirdiği için faşist dediler, hahayyy bizzat kendim, Müge Anlı ablamızın faşist olmadığını ve gerçekleri söylediğini savunduğum için bana da faşist dediler, varsın desinler. kendi işine geldiği gibi durum ve konuşma yorumlayan, kavramları birbirine karıştıran geri zekalıların ne dediği çok da umrumda değil açıkçası. biz biliyoruz kendimizi, Allah biliyor kalbimizden geçeni de bu aciz beyinlerin ne dediğine mi takılacağız yani. ama milliyetçiliği faşistlik sanan kimselerin haline hem üzülüyorum hem de acıyorum. objektif olmak şart değil mi? son olarak;
"dilerseniz beni eleştirirken geberin, çok ta fifi açıkçası"
(cümlenin kaynağı agda_bandi, belirtmemek ayıp olur elbette. bir yazısında okumuştum geçen yıl, çıkmıyor aklımdan, eleştiricem diye ıkınan insancıklar için hissettiklerimi dile getirmiş)
sevgiler, öptüm. :)
Etiketler:
milliyetçilik,
vicdani ret
26 Kasım 2011 Cumartesi
bir bakışın yetiyor işte içimde kahkahaların çınlamasına
içimde kelebekler, börtü böcekler uçuşuyor hatta durun vazgeçtim tüm bunlardan, bildiğin havai fişekler patlıyor içimde, derinliklerimde. sebebi malum kişi, mavi-yeşil yani. bahsetmiştim daha önce, bayram tatili ardından benim yıllık iznim derken bir süre göremeyecektim onu ve beni unutmasından korkuyordum. hatta bu hafta içi bir gün yine bizim pasajdan geçerken bakmadı bana, daha doğrusu dışarıda müşteriye bilgi veriyordum, arkamdan geçti, göz göze gelemedik yani kendisiyle. arkamdan geçince de sinirlendim, yüzünü göremediğim için artık benden vazgeçti de mecburen bizim pasajı kullandı diye düşündüm. kızdığım için de bu minik detaydan bahsetmedim kısacası.
ancak bugün akşam üzeri, bir de ne göreyim mavi-yeşil karşımda. müşteriyle ilgileniyordum sanırım, inanın o an ne yapmakta olduğumu bile bilmiyorum, tüm herşey minik bir detay olarak kaldı işte. o bana baktı, ben de gördüğüme sevindiğimi belli ederek baktım bu kez ona, öyle put gibi durmadım, adama tren muamelesi yapmadım yani. sonra yürüdü gitti arkadaşıyla birlikte. bizim mağazaya bakıp birşey söyledi, belki gir alışveriş yap demiştir bilemeyeceğim ama bize doğru bakarak konuştu bundan eminim. yani içimde derinlerde havai fişeklerin patlamasının sebebi yine bakışmış olmamız. yani hâlâ daha bir icraat yok ve sanırım biz böyle yüzyıllar boyu bakışacağız. ama özlemişim onun gözlerini görmeyi, çekinmedim, salaklaşmadım, etrafımdaki herkesi unuttum ve baktım onun gözünün içine içine. artık bir icraatte bulunması lazım gelir değil mi? daha ne yapayım ki?
hava ne kadar çok soğudu değil mi? ağda bandı'nın da dediği gibi, "Tanrım biliyorum biraz erken olacak ama yaz gelsin artık yaa" demek istiyorum. mesela an itibarıyla eve geleli 40 dakika oldu, halen daha ayaklarım ısınmadı. yeryüzündeki herkesi ısıtan çizmeler, botlar, montlar beni ısıtmaya yetmiyor. kat kat giyiniyorum, eve gelince de çıkartmak azap geliyor haliyle. resmen ısıtacak tarzda yünlü kıyafetlerden zırh kuşanıyorum ama ııı yok, ısınamıyorum. biliyorum ne zaman yün desek, kat kat giyinmek desek erkek milleti ıyykkk diyor, kadından soğutursunuz diyor ama ne yapalım soğuktan gebermekten iyidir değil mi? yani, inanın soğuyup soğumadıkları zerrece umrumda değil, şu an bile çok üşüyor olduğumdan dolayı hiç dert edemeyeceğim bu düşünceyi. kat kat giydiğim giysilerim de benim problemim neticede değil mi?
aklımı mavi-yeşilden alıp hiçbirşeye adapte olamıyorum şu an. tek umrumda olan bir mavi-yeşil, bir de soğuk hava ve ısınmak bilmeyen ayaklarım. dua edin de bir icraatte bulunsun, gelsin konuşsun, sevgi yumağı oluşturalım kendisiyle. aslında bir ara vicdani ret mevzularında da düşündüklerimi yazmak istiyorum. muhtemelen üzerimdeki mavi-yeşil etkisi geçince yarın yaparım bunu. şimdilik iyi geceler, okuyan ve mavi-yeşil mevzusu için aklından "inşallah konuşur artık şu gariban kızla" diye geçiren herkese sevgiler, öperim kocaman. :)
ancak bugün akşam üzeri, bir de ne göreyim mavi-yeşil karşımda. müşteriyle ilgileniyordum sanırım, inanın o an ne yapmakta olduğumu bile bilmiyorum, tüm herşey minik bir detay olarak kaldı işte. o bana baktı, ben de gördüğüme sevindiğimi belli ederek baktım bu kez ona, öyle put gibi durmadım, adama tren muamelesi yapmadım yani. sonra yürüdü gitti arkadaşıyla birlikte. bizim mağazaya bakıp birşey söyledi, belki gir alışveriş yap demiştir bilemeyeceğim ama bize doğru bakarak konuştu bundan eminim. yani içimde derinlerde havai fişeklerin patlamasının sebebi yine bakışmış olmamız. yani hâlâ daha bir icraat yok ve sanırım biz böyle yüzyıllar boyu bakışacağız. ama özlemişim onun gözlerini görmeyi, çekinmedim, salaklaşmadım, etrafımdaki herkesi unuttum ve baktım onun gözünün içine içine. artık bir icraatte bulunması lazım gelir değil mi? daha ne yapayım ki?
hava ne kadar çok soğudu değil mi? ağda bandı'nın da dediği gibi, "Tanrım biliyorum biraz erken olacak ama yaz gelsin artık yaa" demek istiyorum. mesela an itibarıyla eve geleli 40 dakika oldu, halen daha ayaklarım ısınmadı. yeryüzündeki herkesi ısıtan çizmeler, botlar, montlar beni ısıtmaya yetmiyor. kat kat giyiniyorum, eve gelince de çıkartmak azap geliyor haliyle. resmen ısıtacak tarzda yünlü kıyafetlerden zırh kuşanıyorum ama ııı yok, ısınamıyorum. biliyorum ne zaman yün desek, kat kat giyinmek desek erkek milleti ıyykkk diyor, kadından soğutursunuz diyor ama ne yapalım soğuktan gebermekten iyidir değil mi? yani, inanın soğuyup soğumadıkları zerrece umrumda değil, şu an bile çok üşüyor olduğumdan dolayı hiç dert edemeyeceğim bu düşünceyi. kat kat giydiğim giysilerim de benim problemim neticede değil mi?
aklımı mavi-yeşilden alıp hiçbirşeye adapte olamıyorum şu an. tek umrumda olan bir mavi-yeşil, bir de soğuk hava ve ısınmak bilmeyen ayaklarım. dua edin de bir icraatte bulunsun, gelsin konuşsun, sevgi yumağı oluşturalım kendisiyle. aslında bir ara vicdani ret mevzularında da düşündüklerimi yazmak istiyorum. muhtemelen üzerimdeki mavi-yeşil etkisi geçince yarın yaparım bunu. şimdilik iyi geceler, okuyan ve mavi-yeşil mevzusu için aklından "inşallah konuşur artık şu gariban kızla" diye geçiren herkese sevgiler, öperim kocaman. :)
Etiketler:
havalar çok soğudu di mi?,
mavi-yeşil
24 Kasım 2011 Perşembe
sana laflar hazırladım bak!
insanın adı dokuza çıkınca inmiyor sekize. hoş indirmeye çalışmak gibi bir durumum yok ya, o da ayrı bir konu. efendim adımız çıkmış entrikacı dalavereci insana, bazı kimseler bir binanın önünden yürürken yüzlerine klima borusundan su damlasa Cherry tükürdü kesin diyor. eski bir arkadaşımın başına gelen tatsız bir hadiseyi, kendisiyle görüşmediğimiz için bana bağlaması, orada burada hakaret-küfür içerikli imalarla paranoyalarını beyan etmesi, bir takım kimselere de sorumlusu olarak beni bildiğini ifade etmesi, bugün gülüp geçmeme neden oldu. güldüm geçtim ama söyleyecek çok şeyim var doğrusu.insanların yapabilecekleri sınırlıdır bilirsiniz, bu arkadaşın başına gelen hadise de benim yapabileceğim ancak kati surette yapmadığım bir şey. aklımın nelere basabildiğini, azmettiğim takdirde neler yapabileceğimi bilen bir insan olduğundan dolayı, bir de dediğim gibi görüşmüyor olduğumuzdan dolayı ilk benden şüphelenmesi açıkçası hiç canımı sıkmadı. evet biraz uğraşsam yapabilirdim, istesem yapabilirdim ama yapmadım çünkü meşgulüm ve zamanım onun iyiliğine ya da kötülüğüne olacak bir harekette bulunmayacağım kadar kısıtlı ve kıymetli. neden kıymetli diye soracak oln varsa açıklayayım; malumunuz tatil bitti ve günün 11 saatini işte geçiriyorum, ortalama 7 saat 30 dakika uyuyorum. ne etti, 18 saat 30 dakika değil mi? geriye 5 saat 30 dakika kalır ki bunun iki saatini yol, duş ve yemeğe ayırın, kaldı 3 saat 30 dakika. kalan kuş kadar vaktimi de oturup gereksiz işlere harcamak istemem. bazen 3 saat 30 dakikamı dışarda arkadaşlarla geçiriyorum bazen de sozluk.org da, blogger ve twitterda geçiriyorum. o arada bir de kitap okuyup tv izlemeye çalışıyorum.
yani anlaşılacağı üzere zaten gereksiz insanların kötülüğü için olsa bile ayıracak vaktim yok benim. sozluk.org a daha çok zaman ayırdığımı itiraf etmem gerekir. çünkü sözlük formatını kavramak istiyorum, ortamı eğlenceli buluyorum ve itiraf etmek gerekirse, facebookta birilerinin durum güncellemelerini okumaktan daha faydalı bence. hem eğleniyorum, hem gülüyorum hem de tanımları okurken bildiğim ya da bilmediğim konularda yeni fikirler ediniyorum. haa bir de yöneticilerinden bir abi var, onu çok sevdim.
okuyacağını sanmam ama olur da okuyacak olursa diye bu yazıyı, bahsettiğim paranoyak arkadaşa da laflar hazırladım. seninle alakalı iyi ya da kötü şeyler için kendimi yormam, yapabileceklerimi bilirsin, elimde imkan olsa bile çok kıymetli zamanımı sana harcamam ve sen beni suçlar şekilde sağa sola birşeyler karalarken insanlar benim için kötü birşeyler düşünmez ama senin paranoyağın teki olduğunu düşünürler. o yüzden o güzel kafanı yor ve gerçekten düşmanlık yürüten kişiyi bul, oldu mu bebeğim? zira sana karşı düşmanlık besleyecek kadar bile önemin yok, kasma o yüzden kendini. seni biraz hafife almakla gülüp geçiyorum bu hallerine yani.
işte böyle yani, adımız çıkmış arkadan iş çevirmeciye ama bunu çıkaranlar da yanılmışlar bir noktada. hani küçük çocuklar anne babalarının gözünün içine baka baka yaramazlık yaparlar ya, ben de onlar gibiyim. birinin ardından iş çevirmem de gözüne soka soka yaparım yapacağımı. imkanlar el verirse tabi. yazdım, tüy gibi hafifledim, ferahladım. en azından bir gün okur da "aaa bu kıza yapılanı zamanında ben de Cherry'ye yapmıştım, harbiden malmışım" der belki belli mi olur. okuyan herkese sevgilerimi iletirim buradan, kocaman öpüldünüz kucaklandınız. iyi geceler. :)
Etiketler:
sana laflar hazırladım,
sozluk.org
21 Kasım 2011 Pazartesi
velhasıl kelam, dünya ölümlü...
yeni mi geldi aklına dünyanın ölümlü olduğu derseniz, hayır hep aklımdaydı. ama işte bugün yarın diye diye, bu konuda oturup düşünmeyi erteledim hep, ölümlü dünyada bunu bir an olsun düşünemeden ölüp gidebileceğimi hesaba katmadan. arada aklıma geldi, gencecik arkadaşlarım öldüğünde, ailenin yaşlılarından biri öldüğünde veya bir akraba bir aile dostu ani bir şekilde hastalanıp ölüverdiğinde düşündüm ama bu derecede uzun uzadıya evire çevire kendimi sorguladığım hiç olmamıştı. ha bakın, aldığım her ölüm haberinden sonra kendi kendime bir takım kurallar koydum mesela; madem ölüp gideceğim en sonunda, olur olmaz canımı yakmama değmeyecek hiçbir naneyi kafama takmayacağıma karar verdim.hadi üzülmeleri stresleri sıkıntıları aştık da, peki ağzımı aça aça, şöyle ballandıra ballandıra, söylemelere doyamayaraktan sevdiğimi söylemek istediğim insanlar? peki, sevgimin farkında olup ta söylemediğim insanlar. hâl böyle olunca, sabah aç karına bu kadar derin mevzular can bulunca beynimde herkese sarılmak istedim. normalde çarşıda günaydın demediğim insanlara bile kocaman gülümseyerekten günaydın dedim, hayırlı işler dileyerek. birkaç esnaf abi anlayamadı durumu, ona mı dedim diye baktı emin oldu, bazıları da tatil yaramış bugün pek keyiflisin dedi, bazıları da aynen beni aynalayarak kocaman gülümsedi.
gülümseyince ne oluyor be man kafa demeyin gençler, ben sabahları pek aksi olurum normalde ve samimi olmadığım insanlar dışında pek fazla kimseye günaydın demem. 5 senedir bu durum her gün tekrar ediyordu, adamlar şaşırmakta haklı o yüzden. ne var biliyor musunuz, yarın yaşayıp yaşamayacağımız bir hayatta, "amaaan şimdi sevdiğimi söylersem şımarır poposu kalkar bunun" diyerek ertelemeyin sevgi sözcüklerini. şimdi böyle yazmışım diye de, aslında kız haklı be diyerekten, halihazırda birinin aramanız için gaz vermesini beklediğiniz o eski sevgililere de mesaj atmanın, onları aramanın da alemi yok. bırakın o telefonları, onların poposunu kaldırmanın pek bir gereği olduğunu düşünmüyorum. sevgi kelebekliğini de abartmayalım ama sevgimizi hakettiğini düşündüğümüz herkese de bi "seni seviyorum kuzum" demeyi ihmal etmeyelim. hadi hepinize kocaman sarıldım, öptüm sizi. gelin olum, sarılalım!
Etiketler:
sevgi kelebeği
20 Kasım 2011 Pazar
blogger gündemi: vee maske çıkar yüzden
iki kelime etmeden bu konuda kapatamayacağım bugünü. malumunuz, blogger ve twitter'ın kitaplı yazarlarından PuCCa bugün Tüyap kitap fuarında deşifre etti kendini, nihayetinde. açıkçası PuCCa nasıl birşey acaba gibi merakım olmadı bugüne kadar, ne bloğunu okurken ne de ilk kitabını okurken. sanırım ikinciyi almayacağım. beklentileri fazla karşılamadığını gördüm bugün twitter'da ilk kez fotoğrafını yayınlayınca. açıkçası PuCCa hakkında tek beklentim, daha sıcak kanlı, daha samimi, mesela hep söylerim bunu kendisine de arkasından da bir @agda_bandi gibi profil fotoğrafına bakınca içimde çiçekler açtıracak bir kız olmasıydı. çirkin gibi bir laf etmeyeceğim burada, orası beni alakadar eden mesele değildir de, belki de tek fotoğrafına bakarak haksızlık ediyorumdur ya da fazla ön yargılı davranıyorumdur ama kanım kaynamadı bu deşifre olmuş PuCCa'ya.
görüntüsünü, kıyafetini eleştirmeye kalksam, kadın kadına çok bok atar değil mi, neler sıralayabilirim. ama dediğim gibi, iki yıldır bloğunu takip ettiğim, twitter'da ilk okumaya başladığım kişilerden biri olan PuCCa'yla bağdaştıramadım. beynim daha sempatik, şöyle kocaman içten gülümseyen birini bekliyordu belki de. ya da PuCCa'da günün heyecanı vardı, gerginliği yüz hatlarına yansımıştı da ondan dolayı yapmacık ve negatif enerji aldım ben o fotoğraftan. şimdi diyeceksiniz, gördüğün tek bir resimle ne anlamlar çıkartıp ne manalar kondurmuşsun kıza diye. belki de haklısınız, gördüğüm tek fotoğraf olduğu için böyle hissetmişimdir, ben abartıyorumdur, dünyanın en iyi insanıdır belki. ama bana öyle geldi işte, enerji meselesi.
fotoğrafına baktığım insandan hoşlanıp hoşlanmadığıma, onun sevimli, canayakın, pozitif ve samimi olup olmadığına nereden karar verdiğime gelince, insanlarla çok fazla haşır neşir olduğunuz bir işiniz olduğu zaman böyle olabiliyor, yani demem o ki baktığınız minnacık bir vesikalık fotoğraf bile olsa size o insan hakkında fikir verebiliyor. bloğunu ve kitabını okurken kendi kendime sesli gülüp "ahahah manyak bu kız" çığlıkları attığım PuCCa, bugün fotoğrafını gördüğüm kişi değildi sanki. bakın dış görünüşüyle yargılamıyorum, ben bugün o fotoğrafı açarken daha enerjik, daha sempatik birini bekliyordum. yüzüne bakınca otomatik olarak gülümseyebileceğim biri.
kim bilir belki durumu ben abarttım, belki de yanılıyorumdur PuCCa aslında tam aklımdaki karakterdedir. siz ne düşündünüz ya da fotoğrafına bakıp benimle aynı şeyleri mi düşündünüz bilemiyorum ama, bugünkü deşifre oluş ta bir nevi reklam oldu PuCCa'ya. hadi hayırlı uğurlu olsun.
görüntüsünü, kıyafetini eleştirmeye kalksam, kadın kadına çok bok atar değil mi, neler sıralayabilirim. ama dediğim gibi, iki yıldır bloğunu takip ettiğim, twitter'da ilk okumaya başladığım kişilerden biri olan PuCCa'yla bağdaştıramadım. beynim daha sempatik, şöyle kocaman içten gülümseyen birini bekliyordu belki de. ya da PuCCa'da günün heyecanı vardı, gerginliği yüz hatlarına yansımıştı da ondan dolayı yapmacık ve negatif enerji aldım ben o fotoğraftan. şimdi diyeceksiniz, gördüğün tek bir resimle ne anlamlar çıkartıp ne manalar kondurmuşsun kıza diye. belki de haklısınız, gördüğüm tek fotoğraf olduğu için böyle hissetmişimdir, ben abartıyorumdur, dünyanın en iyi insanıdır belki. ama bana öyle geldi işte, enerji meselesi.
fotoğrafına baktığım insandan hoşlanıp hoşlanmadığıma, onun sevimli, canayakın, pozitif ve samimi olup olmadığına nereden karar verdiğime gelince, insanlarla çok fazla haşır neşir olduğunuz bir işiniz olduğu zaman böyle olabiliyor, yani demem o ki baktığınız minnacık bir vesikalık fotoğraf bile olsa size o insan hakkında fikir verebiliyor. bloğunu ve kitabını okurken kendi kendime sesli gülüp "ahahah manyak bu kız" çığlıkları attığım PuCCa, bugün fotoğrafını gördüğüm kişi değildi sanki. bakın dış görünüşüyle yargılamıyorum, ben bugün o fotoğrafı açarken daha enerjik, daha sempatik birini bekliyordum. yüzüne bakınca otomatik olarak gülümseyebileceğim biri.
kim bilir belki durumu ben abarttım, belki de yanılıyorumdur PuCCa aslında tam aklımdaki karakterdedir. siz ne düşündünüz ya da fotoğrafına bakıp benimle aynı şeyleri mi düşündünüz bilemiyorum ama, bugünkü deşifre oluş ta bir nevi reklam oldu PuCCa'ya. hadi hayırlı uğurlu olsun.
Etiketler:
PuCCa deşifre
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





