7 Kasım 2011 Pazartesi

şeker tadında sohbetler, dedikodular :)

bayramların en sevdiğim günü ikinci günü. bugün her zaman olduğu gibi annemin tarafındaki bütün akrabalar ananemde toplandık. eskilerden, yenilerden, hiç tanımadığım insanların hayatlarından hikayeler dinleyip, dedikodu yapmak, yakın çevrede son iki ayda neler olmuş, kim kime ne demiş, kim kimin kızını istemiş, kızını ona neden vermemiş, kimin kocası metres tutmuş, kimin karısı annesinin evine kaçmış başlıklı haberleri bir bir dinleyip, en sonunda tüm olayları birbirine karıştırıp ortaya karışık gündem hazırladım onlara. eh bu da benden olsun çünkü teyzemler ve dayım anlattıklarıyla hakikaten gülerken yüz kaslarımın ağrımasına sebep oldular. dünyada güzel akrabalar da var.
dün akşam da büyük teyzemle bir aradaydık. eskilerden konuştuk, dedemden babannemden falan bahsettik. bazı şeyler yüzünden rahmetli babannemi iyi hatırlamayı beceremiyorum ama lakabı Muthiş olan dedeme karşı aynı değil hislerim. babannem geri kafalı, dırdırcı, hatta eziyetçi, cimri kaynana rolünü oynarken, dedem külhanbeyi, ama aynı zamanda yufka yürekli, küçük yaştan beri sigara tiryakisi, Tansu Çillerin bir numaralı taraftarı, bastonuyla tek başına iktidar, ihtiyarlığı kabul etmeyen, huysuz ama bir o kadar da komik bir adam. dedemi ölümünün ardından yıllar geçtiği halde halen daha sevgiyle anıyorum. aynı zamanda çok ta küfürbazızdır hani, en sevdiği küfürleri ve argoları; kerhaneci, cinsini siktiğimin soysuzu, avradını sikerim, ursuz köpek (uğursuzun dedemce kısaltılması), sersem meret ve tek bir enişteme karşı kullandığı Sarı Recebin Tohumu. sarı recep amcanın torunu olmak dedeme göre zaten çok kötü birşey ve bunu adama küfür eder gibi söylerdi hep.
asla ama asla iki halam ve amcamda bir geceden fazla kalmaz, o kaldığı gecenin de sabahının köründe eve gelirdi. hem de ne gelmek, minibüsten iner inmez başlardı mahallenin girişinden bağırmaya "geliiiinn abe geliiiiinnnn ben gelirim be ben gelirim" anneme ve bütün ev ahalisine haykırırdı ev sınırlarına giriş yapmak üzere olduğunu. birinci sigarası içerdi, arada tütün sarardı, babannem annem sigara içerken anneme kızıp laf soktuğunda "abe gelin bakma sen ona, onun anası bi cigara içerdi, sabahtan akşama kadar sarmağa yetişemezdim" derdi. babannem ortalığı karıştırıcak olsa "sus be mendebur kocakarı, bunamışsın sen" derdi. babamın dayılarından biri bize gelirdi, haberler çıkınca Çillere laf söylerdi, dedem durur mu "akiff, a kalk siktir git evine pis pezevenk" diye yapıştırırdı lafı. akif dayı gitmezdi, dedem mutfağa annemin yanına gidip "abe gelin kuvarım kuvarım gitmez bu yüzsüz pezevenk" derdi. dedem selanik göçmeniydi.
babam ve amcam için şu açıklaması hep beni hayretlere düşürmüştür "bu ursuz köpekler bi bok bilmez. ne şarap içerler, ne komar (kumar) oynarlar, ne gazinoya giderler" derdi. kumar masasında kaybedip, eve gelip babannemden beşi bir yerdesini istemiş bir keresinde, babannem de annesinin hatırası diye vermemiş. durur mu bizim dede, asıldığı gibi kopartmış babannenin boynundaki kurdeleyi, sonra gitmiş onu da kumar masasında kaybetmiş. maceraları çoktur Muthiş dedemin. bir gece babanne kilitlemiş kapıyı, o zamanlar nerdee böyle çelik kapılar falan, dede gelmiş eve çalmış kapıyı, almamış içeri. meyhaneye gitti diyerekten ceza vermek istemiş ama bizim dede kapıya yüklendiği gibi, kapıyla birlikte içeri girmesi de bir olmuş. hep derdi zaten "hızlı yaşadık biz" diye, o yıllarda hayattan alabileceği ne kadar tat varsa almış işte. başka adamdı Muthiş dedem, yalan sevmezdi, sinirliydi, aksiydi ama merhametli adamdı, akşam çok anınca, burda da yazmak istedim onu, burda da anmak istedim.
öte yandan akşam saati fıkra gibi bir diyalog yaşadım bizim komşuyla. bayramlaşmaya gittik annemle evine, konu konuyu açtı derken sordu bana ada çayı içer misin diye. yok dedim ben sevmem bitki çayları. aynen şu tepki; "a sakın içmeyesin kızım geçen gün internetten baktırdım, insanda cinsel isteği arttırıyormuş, aman Allah muhafaza. ben eskiden veriyodum bizimkilere yok valla vermem artık içmesinler." evet, ya hayal gücü sınırsız ya da ona anlatan daha doğrusu internetten okuyan kişi fazla abartmış ama inanın tepkisini duyar duymaz aralıksız 5 dakika güldüm yeminlen. espri konusu oldu artık aramızda, ada çayı dedikçe amaan içme sakın evlat diye paniğe kapıldı, ama muhabbet çok tatlıydı. yarın çalışacağım, öbür gün izinliyim, umarım yarın mavi-yeşili de görürüm. özledim ya ne yapayım, bir an önce aramızda birşeyler olsun istiyorum. radyodan şarkı falı tutacak kadar sıyırdım kafayı. bunun bir level üstü de falcıya gitmek falan olacak sanırım. bugün arabada giderken powertürk'te şarkı tutmuştum bu şarkı çıktı şansıma. yine fazla gevezelik ettim, okuyan herkese sevgiler ve iyi bayramlar :)

6 Kasım 2011 Pazar

iki isim; wodka & cherry


kimliğimde yazanın dışında benim iki ismim var. sosyal medyada kullandığım iki ismimden bahsediyorum, biri wodka; twitter, facebook ve formspringdeki wodkaenerjii'nin wodka'sı, biri de bloggerda önceden kullandığım wodka'nın yerini alan cherry. iki isimle birbirine benzer ama farklı karakterler taşıyorum, bazen kendimi wodka gibi hissediyorum bazen cherry gibi. bilirsiniz wodka, bildiğimiz votka demek zaten, hafif yumuşattım yazarken, wodka olarak uyarladım, o kadar sert olmaya cesaret edemedim. sanırım, asla votka gibi sert ve baş döndürücü olamayacağım ama içimde biryerlerde beni bile şaşırtan derecede sertlik taşıyorum. olmadık zamanlarda gün yüzüne çıkıyor, olmadık zamanlarda başımı döndürüyor. en çok ta sinirli, kırgın ve aldanmış olduğum zamanlarda kendimi wodka gibi hissediyorum.
cherry bildiğimiz vişnenin ecnebicesi. Türkçe'yi güzel kullanmaktan bu kadar çok dem vurduktan sonra kalkıp ecnebice bir isim koymam kendime garip değil mi? çelişkili. zaten ben de wodka ve cherry arasında çelişiyorum. isim deyip geçemiyorum, Elif Şafak'ın Pinhan adlı kitabında da dediği gibi "isimler büyülüdür ve hatta büyücüdür." cherry, daha çok aşık olduğum, mutlu hissettiğim zamanlara uyuyor, yumuşak ve hatta vişne kokuyor. vişne koktuğu için cezbediyor zaten beni. cherry, mutlu olduğunda, aşık olduğunda yumuşacık, tatlı kokulu. iki başka karakter, iki başka insan demek. kendi içimde kargaşadayım, ben kendimle çok kalabalığım ama, cherry ve wodkanın tatlı atışmaları, bir nevi düet gibi. kulaklarımı hayata kapatıp, içimdeki iki kızın seslerini dinlemekse çok eğlenceli. sadece isim deyip geçmiyorum artık, anlamını ve özelliğini o ismi takınan kişiye katıyor, kendisiyle o kişiyi yoğurup bütünleştiriyor.

şehir efsanesi

cherry, vişne kokusu seven, vişne kokan, çok gülen, içinden üzülen, içinden ağlarken gözbebeklerinden gülebilen, durum kurtarma gerektiğinde ilk aranan, sır saklayan, sır sahibi olan, az ama öz denecek kadar dost sahibi olan, az buçuk sima ile olsa bile tanınan, gerçekten istediği ve hayal ettiği şeyleri içinden fısıltıyla listeleyen bir kız. mutsuz zamanlarında bastığı toprakla dertleşen, keyfi yerinde olduğunda, senelerce erkek evlat isteyip te en sonunda erkek evlat sahibi olan adamın kahvehaneye girip "herkese benden çay" dediği gibi, etrafındaki herkese bolluk ve neşe saçan, birinin sırrına şahit olduğunda ölümüne susan, son derece hayalperest, kurduğu hayalleri gerçek sanacak kadar aklı havada bir kız. hayatta en nefret ettiği insanlar, içinde bulunduğu durumdan kendi çabasıyla kurtulmak yerine başkalarından sürekli yardım dileyen, sürekli halinden şikayet eden, yuva yıkacak kadar büyük dedikodular yapan, Allah'ın ve çocuğunun üstüne yalan yere yemin eden, söylediğinin arkasında durmayarak inkar eden, küçücük sorunları gözünde büyüten zavallı kişiliklerdir. kendi hayal dünyasında yaşamayı tüm bu insanların arasında yaşamaya yeğ tutar, bazen kimseyle derin sohbetlere girmez, gözleri yüzlerce insan arasında hep belli başlı kişileri arar, Türkçeyi düzgün konuşamayan insanlarla sohbet etmekten hiç hoşlanmaz.
bir masalı var cherrynin, masal hep aynıdır ama başkahramanı bazen değişir. olayların ilerleyişi aynıdır ama karakter tepkimeleri her yeni kahramanın kişilik özelliğine göre değişir. çeşitli kod adları vardır kahramanların, masallarda asla isimle yer almazlar, ama bunlardan da asla haberleri olmaz. gece yatağa uzandığında cherry, uykuya mümkün olduğunca direnip başlar masalını içinden fısıltıyla anlatmaya, bir önceki gece nerede kaldıysa oradan başlar. herkesin içinde bir şehrin kişiliği vardır aslında ve o kendi şehir efsanesine can vermek umudundadır. efsane olarak kalmasındansa, tatlı bir hatıra veya ölene dek sürecek tatlı bir hayat olmasını ümit ederek. imkansızı değil, aslında olabilecek şeyin masalını anlatır. peri kızları yok şu anki masalda, keloğlan, uyuyan güzel, yedi cüceler de yok. bir cherry var, bir mavi-yeşil. ha bir de kötü kalpli bir büyücü var, her bölümde sarfettiği onca çabaya rağmen yenik düşen, kovulan ama sonraki bölümlerde yine ortaya çıkan, siyah pelerinli, normalde çok çirkin ama istediği zaman afet-i devrana dönüşebilen kötü kalpli büyücü. uykuya dalasıya, masalın, hayalin yerini rüyaya teslim edesiye kadar mavi-yeşille kâh barışık, kâh küs, kâh mutlu, kâh aşık bir masal yazar kendine. evvelden beri yoktu mavi-yeşil, şimdiki başkahraman o, onun masalı ne kadar sürecek, bilinmez.
elinin altnda olan adamlara yer yoktur cherrynin şehir efsanesinde, ellerinin arasından kayıp gidebilecek adamlar olur hep başkahraman. bugün varsa, yarın yokmuş gibi, bugün varlığını hissediyorsa, yarın kocaman bir boşluk bırakacakmış gibi, hem çok sevecekmiş hem de çok üzecekmiş gibi. "bugün" olan her gün varolup, yarına çıkmayacakmış gibi. hastalıklı bir ihtiyarın her an son nefesini verebilme ihtimali gibi. hırıltılı, kesik kesik, acıtan, sancıtan ama ihtiyaç duyulan bir soluk gibi. zaten böyle adamlar yakışır efsanevi masallara. cherry de kendi içinden anlattığı masalına böyle adamları seçecek elbette. belki gerçek olacak masalı, belki evvel zamandan kalma bir şehir efsanesi olarak, başkasından duymuş gibi anlatacak insanlara. bilinmez, bilinmeyecek de. belki mavi-yeşil prensle bitecek masal, dolacak miladı. belki de mavi-yeşil prens yok olacak ortadan, cherry kendisine başka bir başkahraman seçecek, günler, zamanlar geçecek ve bu masal gerçek olmaktan vazgeçip kimsenin bilmediği bir masal olmakla yetinecek.

pokemon bana aşık, ben mavi-yeşile

nasıl bir yorgunluktur kardeşim bu, sabah sekizde bayram kahvaltısına kalkmak ölüm gibi geldi. son birkaç gündür, zaten geç saatlere kadar çalışıp, beyin ve beden yorgunluğu sahibi olmuşum en gıcırından, bir de sabahın köründe kahvaltıya kalkmak, bütün gün gelen misafirlerle ilgilenmek, çoluk çocuğa bayram harçlığı vermek falan, Allahım hayat çok zor bugün. bayramları seviyorum, benim için en büyük anlam ve önemi sabahtan başlayıp öğleden sonraya kadar evin bütün köşelerinde uyuklamak, yatmak, dinlenmek, yorgunluk tribi atmak. öğleden sonra havam yerinde olursa, hava da güzel olursa çıkıp gezmek demektir bayram benim için. ikinci günü birkaç aile büyüğünü başta ananem olmak üzere ziyaret etmektir. ama bir yandan da sevmiyorum bayramları, 5 yıl oldu hâlâ daha kabullenemedim bayram zamanı işten geç çıkmayı. en çok bayram yoğunluğunun olduğu zamanlarda zengin bir koca bulup evlenmeye niyetleniyorum. bayram bitince bu isteğim de geçiyor.
mavi-yeşili en son cuma günü gördüm. araya bayram tatili girecek, ondan sonra bir aksilik olmazsa ben 1 hafta yıllık izine çıkacağım, mavi-yeşili 2 hafta göremeyeceğim. umarım işten ayrıldığımı falan düşünmez, umarım benden vazgeçmez. dertliyim kederliyim yani. cuma akşamı saat yediye gelirken geçti mağazanın önünden. müşteriyle ilgileniyordum, adamın kararsızlığı ve onlarca kokuyu denemesinden dolayı beynim uyuşmuştu, bir baktım eneeee mavi-yeşil bakıyor bana doğru, ağır ağır yürüyor. kafamı kaldırdım, böyle onu görünce sevindiğimi falan belli ettim. umarım o da hissetmiştir. öte yandan, pokemona benzeyen bir müşterimiz aşkını ilan etti. Allahım dedim sana geliyorum, baldazarla insanın aşkı mı olacak bu, ne zannediyor bu kendini, ne yapmaya çalışıyor, yoksa kendisine aşık olabileceğimi mi düşünüyor. bana bak genç adam, sen gerçekten bir pokemonla bir insanın aşk yaşayabileceğine mi inanıyorsun, diyecektim. müşteridir, kırmamak lazım dedim, sevgilim var dedim adama geçiştirdim.
hayır zaten mavi-yeşili göremeyeceğim süre için üzülüyorum, mavi-yeşil bana yar olmayacak, ellere yar olacak diye korkuyorum, pokemon kalkmış sana aşığım diyor. değil o, burak özçivit gelse, mavi-yeşil olamaz annem. ne yapayım, taktım, takıldım. bakalım, bayramdan sonra ne olacak mavi-yeşil efendiyle, bir an önce bu hafta da bitsin de yıllık izine çıkayım artık. yoruldum yahu, dinlenmeye ihtiyacım var.

2 Kasım 2011 Çarşamba

sana birşey olacak diye korkuyorum

çok, çok ciddi sıkıntı içerisindeyim.bu sabah kuzenimle konuştuk telefonda. zaten beni sabahın sekiz buçuğunda aradığında anlamıştım anormal bir durum olduğunu. sabahın o saatinde pek dedikodu havamızda olmayız biz. aramayız yani birbirimizi önemli birşey söylemeyeceksek, biri ölmediyse falan. doğrusunu söylemek gerekirse, aradığını görünce aklıma ilk ananem geldi, acaba ananeme birşey mi oldu, Allahım nolur ölmesin ananem daha çok uzun yıllar yaşasın diye düşünerekten açtım telefonu. ananeme aşırı düşkünümdür, hasta olmasından, ona birşey olmasından korkarım. her neyse, ananem gayet iyiymiş, konumuz 22 yaşındaki kuzenim kıvırcık. diyalog aynen şöyle;
- aloo.. hayırdır kızım sabahın bu saatinde, biri mi öldü, dur tahmin edeyim eski sevgilin hulk rakı masasında can mı vermiş, onu müjdelemeye mi aradın?
+ sabah sabah pek neşelisin de, aklıma ciddi bi mesele takıldı onu danışıcam.
- ya bilirsin bak kıvırcık kuzenim, marul kafam, sabahları entrika ve dedikodu olaylarına kafam basmaz. anlat ama merak etmeyeyim.
+ ne dedikodusu kızım, canım burnumda, kaç gündür kendi kendimi kemirip duruyorum zaten, sağlık meselesi.
- eeıı tamam anlat hadi, çatladım yahu.
+ yaa, bir süredir göğsümden sıvı akıyor, sence ne olabilir, hormonal birşey midir? ya da ciddi birşey olabilir mi?
burada bi nutkum tutuldu, daha geçen gün o lanet gazetede büyük puntolu harflerle yazmışlardı meme kanserinin başlıca belirtilerini ve göğüsten sıvı akması, yani göğüs akıntısı da bunlardan birisi. ne olduğumu, ne diyeceğimi, sabahın köründe nasıl ortalama bir cevap verip aynı zamanda da onu en kısa zamanda doktora gitmeye teşvik edeceğimi bilemedim. şimdi desem ki "balım ya önemli değildir ama sen yine de doktora git" gitmeyecek, biliyorum bizim kıvırcığın huyunu. aman önemli değilmiş ne gerek var diyecek. desem ki "meme kanserinin başlıca belirtilerinden, daha geçen gün gazetede okudum" böyle de denmez ki insanın yüzüne karşı. sadece sordum, ağrısı, göğsünde şişlik falan var mı diye. o da bilmem hiç dikkat etmedim dedi.
sonra bugün akşam saati mağazaya yanıma uğradı, alışverişe çıkmış, yüzüne baktım, iyice süzdüm bunu acaba en son gördüğüme göre bir değişiklik var mı diye. belki ben psikolojik olarak öyle gördüm ama zayıflamış gibi geldi. internetten araştırmasını söyledim, sıkı sıkı tembihledim, belki okursa, meme kanseri riskini öğrenirse benim anlatmama gerek kalmaz diye düşündüm. çok seviyorum onu, şu an onun için endişelendiğimden dolayı demiyorum bunu, gerçekten çok seviyorum, en iyi anlaştığım kuzenimdir. şimdi, hatta bütün gün meme kanseri olma ihtimalini düşündüm durdum, içim acıyor ne yalan söyleyeyim. kıyamıyorum ki ona, nasıl meme kanseri olmuş olabilirsin bir doktora git diyeyim. insanın dili varmıyor açıkçası, konduramıyorsun ki onun kabullenip doktora gitmesini isteyesin. ne olacak, ne yapacağım bilmiyorum.
öte yandan, bu hastalıkta erken teşhisin tedavi süreci için çok çok önemli olduğunu da biliyorum. bütün gün aklımda bu konu vardı, konuşmalıyım ama nasıl? belki değildir diyorum ama olmasa bile yine de kesinlik yokken sen meme kanseri olmuş olabilirsin diyemem işte. git tahlil yaptır diyemem. yani aklım bangır bangır bağırıyor ama dilim varmıyor işte anlatmaya. belki test tahlil falan yaptırsa, temiz çıkacak sonuçlar, belki sadece hormonal bir durumdur ama yine de bunu doktora gitmeden anlayamayız. bunun için de benim ona bu konuda düşündüklerimi anlatmam lazım, ama ne olur ona birşey olmasın Allahım. ne olur!

1 Kasım 2011 Salı

hayalperest peri ve mavi-yeşil

ben imkansız aşkların perisiyim
sevilmeyeceğim zamanı kollarım her daim
kim sevmiyorsa, gider onu severim
içimden akıtırım gözyaşlarımı
gözlerim her zaman gülmek zorundadır
ve ben hep aynı masala inanan bir periyim
aynı anda aşık olacağız
çok seveceğiz, beraber yaşlanmayacak aksine gençleşeceğiz
beraber ölmeyeceğiz, her sabah birbirimiz için yeniden doğacağız
ben çok utanmaz bir periyim aslında
bakmasın mavi-yeşil prens, ona bakarken utandığıma
aşkın arsızlığını aldım mı elime
ne insan tanırım, ne çevre, ne doğa
ben onun içi yaşarım, onun için her gün yeniden doğarım
ben çok hayalperest bir periyim
o bana bir baksın yeter, ben ilk çocuğumuzun adını bile planlarım
sonra onu göremeyince de
yıkılmaya yüz tutan bütün hayallerime ağlarım

aklımdaki sevgili profiline tam uyuyorsun mavi-yeşil

sabahın köründe, her zamankinden daha fazla özen gösterdim görüntüme bugün. makyajımı kusursuz yaptım, saçlarımı dakikalarca taradım falan ne için ama, koskocaman bir HİÇ için. halbuki bugün çok güzel olacaktım, mavi-yeşili görecektim, birbirimize gülümseyecektik, yeni bir aşk doğacaktı, bir süre ağzım bir karış açık aklım havalarda gezecektim ortalarda, buraya hep mavi-yeşili yazacaktım, belki de nankörlük yapıp bloğa arada bir yazacak bütün zamanımı mavi-yeşile ayıracaktım. söyle blog, sen mi beddua ettin ha, aklımı mı okumaya başladın artık! ama bütün hayallerim her zamanki gibi yerle bir oldu. bütün gün, pasajın bütün çıkışlarına baktı gözlerim, tuvalete bile gitmedim yahu, ben yokken geçerse diye. ama ne oldu, mavi-yeşil yoktu ortalarda tabi ki. salak kafam, yarın görürüm belki diyerek kendi kendini teselli etmeye çalışıyor. çok mu şey istiyor ki kalbim, sadece bir tanışalım, kaynaşalım istiyor işte.
halen daha mavi-yeşil hayaller kuruyorum. çok zor değil, sadece birbirimizle konuşmak zorunda olduğumuz bir yerde karşılaşalım. bir saniyecik ya, sadece birbirimize soru sormak zorunda kalalım. ondan sonra onu gördüğümde bir "merhaba" demeye hak kazanmış olurum. bu tanışma mevzularında zaten hep bahtsız oldum, adamla aylarca birbirimizi keseriz, tanışma mevzusunda tıkanıklık olur, ondan sonra hoop herif sevgilisiyle geçer gözümün önünden. adalet mi bu? zaten 13 yaşındaki kız çocuğunun tecavüze uğradığı ve yargının kendi isteğiyle olmuştur, istese karşı koyabilirdi pekala dediği bir ülkede adalet sorgulaması yapmam mantıksız. ama işte, farkında olmayarak aklımda çizdiğim profile bu kadar uygun bir adamı ellerimin arasından kaçırmak istemiyorum. ben yarimi, ellere yar etmek istemiyorum. sanırım artık sinirlerim kaldırmaz bunu. dua edin nolur olur mu, mavi-yeşil de adam olsun gelsin konuşsun artık.
yani bugün uzun uzun düşündüm, bari adını bilseydim facebooktan arar bulurdum bu elemanı, anlatırdım böyleyken böyle işte sen aklımdaki sevgili profiline tam uyuyorsun diyerekten. ama dedim kızım napıyorsun sen, önce erkeğin gelip konuşması lazım. adamın aşkından ölsen bile eğer sen ona gidip sevdiğini söylersen en ala kaşar olursun, önüne gelene yazan kız olursun. gel gelelim durum böyle değil işte, kişisel facebook hesabımı her gün kontrol ediyorum, her gün birsürü çevikkuvvet polisinin arkadaşlık isteğini reddediyorum ama bir türlü o adamın talebini göremiyorum. ama, tüm bunlara rağmen ve hayatımda ilk kez eğer konuşmayı becerebilirsem ya da nefes almayı unutmazsam anlatırdım bu adama olan hissiyatımı diye düşündüğümde de bu tabu çarpıyor suratıma. ne acı değil mi, seviyorsan git konuş derler bir de. gideyim konuşayım da dedikodu alsın başını yürüsün değil mi?
şimdilik yapabileceğim tek şey bol bol dua edip, mavi-yeşilin gelip konuşmasını beklemek. elimden başka birşey gelmiyor, yani adamı iş yerine kadar takip edip nerede çalıştığını öğrendikten sonra çiçek falan yollayacak değilim herhalde. facebooktan ekleyemiyorum, adını bilmiyorum. bilsem de tabular ve yazılı olmayan kurallar yüzünden yine ekleyemiyorum hayır her türlü bu adamı ekleyip tanışma kaynaşma operasyonuna girmeyeceksem, bu facebook ne işe yarar ki? ooofffff oooffffff zalımsın dünya, vicdansızsın mavi-yeşil.
 
↑Yukarı