8 Ekim 2011 Cumartesi

evlenmek gerek :)


yaşım geldi
annem dedi
onun gibi evlenmek gerek
aman gün almasın,otuzundan
bitane bulunsun aynı babasından
anne benim koşmam gerek
istemiyorum pilav yapmak
sana birde torun gerek
istemiyorum çocuk bakmak
anne ben aşka inanmam
önce aşık olmam gerek
göz yaşlarıyla sulanmam
evlilik benim solmam demek
şimdi benle kimler evlenmek ister?
canım hem yuva kurmak hem de eğlenmek ister
yaşım geldi
annem dedi
onun gibi evlenmek gerek
nil ne olacak
senin bu halin
bir yuvan olmayacak
sadece kendin...
anne benim koşmam gerek
istemiyorum pilav yapmak
sana birde torun gerek
istemiyorum çocuk bakmak
anne ben aşka inanmam
önce aşık olmak gerek
göz yaşlarıyla sulanmam
evlilik benim solmam demek
anne benim uçmam gerek
istemiyorum pilav yapmak
sana birde torun gerek
istemiyorum çocuk bakmak
anne ben aşka inanmam
önce aşık olmak gerek
göz yaşlarıyla sulanmam
evlilik benim solmam demek
şimdi benle kimler evlenmek ister?
canım hem yuva kurmak hem de eğlenmek ister

dinlemek istemeyene okumalık da olsun dedim. evlenmek gerek, evet gerek de nasıl olacak. daha dün gece ananem aradı, evlenmiyor musun daha wodka diyor, millet üzerine vazifeymiş gibi "benim eltimin ablasının bir oğlu var hem yakışıklı, hem akıllı, görücü gelelim..." vıdıvıdılarında, soran yok bacım sen ne istersin diye. ne evlenmesi, ne görücüsü yahu, bu devirde mi? diyesim var gençler. anneme sorarsan, daha erken ama ben bilirim, bana sorarsan 30a kadar yolu var, hatta evde de kalabilirim, no problem! neden mi evlenmekten kaçınmam;
* ben baba evinde mutlu mesut, huzurlu yaşıyorum, kendi paramı kazanıyorum, dilediğim gibi harcıyorum, en büyük sıkıntım o ay kotanın tutmaması, prim alamamak...
* ev işi derdim yok gençler, annem sağolsun, kalk bulaşık yıka gibi cümleler bilmez... tek beklentisi evi dağıtmamam...
* akşam olunca, işten yorgun argın gelip te, bir de kocaya yemek hazırlamak, gece herifin gönlünü yapmak gibi bir derdim yok. akşam işten eve gelince tek derdim yemek yiyip, duş alıp kahve keyfi yapmak. en çok beni üşendiren faaliyet saçımı fönlemek...
* eve gelen misafirle ilgilenmek gibi bir problemim yok, sevmediğim biri geliyorsa o gece kuzenimde kalırım yahut ta başka bir arkadaşta...
* ütü bile yapmıyorum, dolabım her zaman düzenli, annem sağolsun...
* geçim derdi yok, var ama evde herkes ortak olduğundan teğet geçer böyle mevzular...
* elti, görümce, kayınvalide derdi yok, dırdırı yok... sıkıntılı işler bunlar, kafam rahat...
* evli olmadığım için kimse benden torun torba beklentisi içinde değil, en önemlisi her ay reglin biraz gecikmesinde acaba yavruluyor muyum diye bir endişem yok...
* eve geç gelebilirim, hesap vereceğim biri yok, annem dışında tabii, o da bilir zaten yediğim her naneyi...
* haftasonları o maç izlerken yanında sıkıntıdan patlamak zorunda olduğum bir adam yok...
* arkasından dağınıklığını toplamam gereken bir adam yok, dedim ya ev işi de yapmıyorum...
bunlar, bekarlığımı sultanlık olarak gördüğüm başlıca sebepler. evli olsam, sabah işe git, akşam gel yemek yap, ev topla, koca pohpohla, sonra bir ara çocuk doğur, ömrünü çürüt, özgür olama, eve biraz geç gelsen kavga etmek zorunda kal, yemek yap, ütü yap, bulaşık yıka, perde yıka, haftalık olarak düzenli alışverişe git, tüm bunlarla uğraşınca vakit kalmadığı için bütün arkadaşlarınla uzaklaş, gün gelsin dert anlatacağın bir allahın kulunu bulama, kayınvalidenin her şeye karışıp oğluşunu kıskanmasını çek, görümcenin fesatlanmasıyla uğraş, eltinin embesil dedikodularını dinle blablabla...
o yüzden daha yaşım 23ken, gençliğimin bekarlığımın kıymetini bilerek, ancak yıllar sonra olur da denk gelirse evlenmek niyetinde olduğumu evrene bildiririm...

7 Ekim 2011 Cuma

uzun yol şarkıları vol.1

işten binbir bahaneyle 2 saat erken çıkmak için izin almak, hayır zor olmadı. zaten olmayan iştahım sebebiyle, her gün öğle yemeği niyetine yarım tost yiyordum, bugün hiç yemedim. sabahtan planlamıştım, her kendimden kaçışta yaptığım gibi, uzun yol niyetine girdim yine. tek sorun, işten izin alabilmekti. aç karına bir de limon suyu içince, acayip tansiyonu düşüyor insanın. nihayet saat 5i gösterdiğinde, kendimi sıkmaktan vazgeçerek ufak bir bayılmamsı fenalık yaşattım bedene. derken, saat 5:30u gösterdiğinde eve gitmek üzere çıktım işten. sırada, şehrin doğusundan batısına, her tarafını dolaşan, ihtiyaç halinde bindiğinizde sizi cinnete sevk eden o ring otobüslerden birine binmek vardı. iki saate yakın sürerdi her seferleri ve, belki daha önce hiç görmediğiniz mahalleleri, hiç bilmediğiniz insanları öğrenirdiniz. aynen öyle oldu.
önce şehrin doğu kısmına gittik, ilk etapta memurların oturduğu siteler çarpar gözünüze, sonra polis lojmanları, sonra da en doğuda yani, batılı kesimin "varoş" olarak nitelediği insanların yaşam alanları. burada evler ya tek katlı, ya iki, en fazla üç... insanların çoğu esmer tenli, ya bu ülkenin en doğusundan, binbir umutla göçüp gelmişler bu şehre ya da istemeyerek, kaçarcasına. umutlarını da bilirim, kaçışlarını da, insanları dinlemeyi severim. eğer ki, karşımdakinin dili gerçekten derdini anlatıyorsa. buradaki bütün araçlar, ya doğandır, ya şahin, arkalarında arabesk şarkılardan alıntı sözler. kapı eşiklerinde oturup dedikodu yapan ev kadınları, kahvenin önünde oturup siyaset konuşan dedeler, işsiz gençler... onların dünyasının en büyük kötülüğü ya namuslarına dil uzatılması, ya şereflerine. olmayan paranın üç kuruşunu hesaplamazlar, para yüzünden pek darılmazlar çünkü zaten paraları yoktur fazla ancak ev kirası ödeyip, mutfak masrafını giderecek kadar. ha eğer artarsa biraz, taksitle eşya alacak kadar...
sonra şehrin batısına doğru yol alır otobüs, bu sefer tersten bakarsın gördüklerine, batıya doğru gittikçe "medeniyet" olarak tabiri yapılan, gelir seviyesi daha yüksek olan insanların yaşam alanları çıkar karşına. böyle bakınca manzara güzel gibi görünür, ilkellikten çağdaşlığa, varoşluktan medeni, modern olmaya... ama hata var ortada, bu insanların hepsi aynı şehrin insanı, hepsi aynı ilçenin insanı...ancak, birileri çile çektiği için, parası olmadığı için, maddi imkansızlıklar yüzünden "varoş" mahallesinin sakini, diğeri de memur sitesinin insanı. biri, olamayan maddi olanaksızlığına rağmen şükür demeyi bilir, diğeri yaşam standartının değerini bilmeden hep yakınır. galiba, insanlık parayla olmuyor, içten geliyor.
daha da ilerleyince otobüs, batısına gelirsin şehrin. bulvarda başlar yolculuk, maddi olanakları güçlü olan insanların semtleridir burası. etrafında hep özel güvenlikli siteler, pahalı kafeler, publar, yerleşim alanının olmadığı yerde iki büyük alışveriş merkezi, açık otoparklarda lüks model araçlar, estetik merkezleri, özel hastaneler... saymakla bitmez "batı" kısmının çağdaş yaşam alanı... yorulursun, etrafında insan olmayı sadece ünlü markalardan giyinip, lüks araçlara binip bulvar caddesini turlayan gençleri görmekten. kafelerdeki ortama girmek bile istemezsin, sıkılırsın çünkü insani iki kelime duymamaktan. sarışın kızın kuaförünü paylamasını, esmer uzun boylu adamın gönül maceraları, özel okulda okuyan gençlerin hayat felsefeleri... hayatlarında hiç hayatı düşündüler mi acaba? dersin. bıkkınlık gelir yapaylıktan, fazla lüksten rahatsız olursun, içine iğneler batar.
bugün, daha önce defalarca kez tanık olduğum, iki farklı medeniyeti bir kez daha izledim. uzun yol şarkılarımın eşliğinde. içimden, varoş mahallesinde ilk durakta inip, kapı önünde akşam üstü dedikodusu yapan teyzelere katılmak geldi, hatta birine sarılmak. içimden, bulvarda ilk durakta inip, kafasına kocaman çıtçıtlar takıp aptal sarışınlığıyla hava atan o kıza tokat atmak geldi, sadece üçüncü gözü olmadığı için. içimden, insan olmaktan utanmak geldi bir an. bir tarafta ekmek davası, bir tarafta gününü gün etme kavgası. birisi, işten kovulduğu için mutsuz dönüyor evine, yılgın, bıkkın. öteki, gece one night stand takılmış, akşama kadar da baba parası ezmiş, son model arabasının içinde yoğun olan bulvar trafiğine sövüyor. ikisine de sorarsan, dünyanın yükünü çekiyor omuzlarında. hangisi peki?

6 Ekim 2011 Perşembe

HAYIR AĞLAMIYORUM!

sormasın kimse artık nedenini, anlatamıyorum, açıklayamıyorum, anlatmak ta istemiyorum. o yüzden her sorulduğunda aynı cevabı vereceğim, lütfen mazur görün; HAYIR AĞLAMIYORUM!

3 Ekim 2011 Pazartesi

veda etme özürlüyüm

veda etmekten yana özrüm var. sevmediğim bir adama bile ayrılık mesajı yazsam, hani ayıp olmasın diye yazılır ya onlardan işte, olayı dramatize eder beynim ve sanki 30 yıllık kocamdan, severek ayrılıyormuşum gibi hüngür hüngür ağlarım. bu sebeptendir ki, pek çok arkadaşlığımı, ilişkimi, ya da herhangi bir şeyi bitirirken veda etmeden, sessizce arayı açarak ayrıldım. 6 yıl önce çalıştığım ve patronumun oğluyla kanlı bıçaklı düşman olduktan sonra, bin türlü lanet okuyarak ayrıldığım iş yerimden de ayrılırken deliler gibi ağlamıştım. halbuki sevmiyordum ha o firmayı, personeli patronu hepsi öleydiler ağlamazdım o kadar. nedense, birilerine veda ederken kendimi küçük ceylan gibi hissederim, bir acılı, bir kahırlı.

bu akşam, eve gelirken minibüste birine veda mesajı yazayım dedim. sevgilim değil veda etmeye çalıştığım ki zaten sevgilim de yok. ben daha mesaj bölümünü açıp numarasını bulmaya çalışıyordum ki, gözlerim dolmaya, boğazıma düğümler taht kurmaya başladı. boğulacağım yahu, sadece numarayı arıyorum daha, birşey yazmamışım. dostum olarak gördüğüm birine, kötü bitirmeyelim bu dostluğu gel helalleşelim özetli bir mesaj yazmaktı niyetim. ama ben daha mesajın yarısını yazamadan, resmen telefonumun ekranına şıp diye bir damla gözyaşı düştü. minibüsteyim, sanki birini kesmişler, kaçırmışlar gibi ağlıyorum, makyajımın akıp akmadığına dair en ufak bir fikrim yok ve yanımda oturan liseli kız bana acıyan gözlerle bakıyor. sanırım, en son ihtiyacımın olduğu şey de bir liseli bebenin bana acımasıydı. öyle bön bön bakana kadar bi selpak falan çıkarıp verseydi iyiydi.

çantamdan bir selpak buldum neyse ki, gözlerimin altına hafif hafif tampon yapıyorum ki bütün rimel, göz kalemi, aydınlatıcı falan akmasın, oraya bulaşsın. ama ben sildikçe daha da çok gözyaşım çıkıyor, kız bana bakıyor, minibüsçü bile farketti durumu, arada aynadan durumu kontrol ediyor. derken binbir drama, binbir kederle yazdım mesajı gönderdim. tam ben durumu kurtardım, neyse artık zırlamayı bıraktım derken mesaj geldi bu veda etmeye çalıştığım dosttan. allahım, böyle kötü bitirmeyelim işte, devam edelim falan demiş mesajında ama ben o anda daha bir koptum zaten. neredeyse yanımdaki kıza sarılıp ağlayacağım. zavallım bana baktı "abla ağlıyosun" dedi cesaretini toplayıp. içimden "ya ne olacaktı, nasıl olacaktı? veda ediyoruz burda boru mu?" dediysem de ona kibar davranıp "hıhı.. hehemehe.." gibisinden bir ses çıkarttım. aslında kes sesini bebeğim, beni yalnız bırak demek istemiştim ama anlamamış. çantasından su falan çıkarttı, tabi bu sırada da ben kendimden utandım, içimi ferahlatsın diye nane şekeri falan verdi bu olipsin okaliptuslu olanlarından. mavi renk var ya hani, acı olan, o işte. ben bir kere daha utandım kızcağıza karşı art niyetli davrandığımdan dolayı.

sonra arkadaşa mesaj attım falan, netice olarak sanırım biz birbirimize veda etmedik. ama ben çok ağladım. bir de eve gelince anneme durumu anlatmak var ya of allahım diyorum. desem ki böyleyken böyle oldu anlatsam bir bir der ki "kızım sen gerizekalı mısın, kocan metres mi tuttu, biri mi öldü. kendin kaşınmışsın bilmiyon mu veda edemediğini bıdıbıdıbıdı..." diyerekten uzar bu iş. minibüsten inince derhal telefonumun ışığını yakıp çantamdaki aynaya sarıldım. hafif pudraladım göz altlarımı ne olur ne olmaz diye, rimel ve göz kalemimin maşallahı var zaten yerli yerindeydi de neyse ki annemin radarına yakalanmadan atlattım. herhalde o kızcağız da sevgilimden ayrıldım, biri öldü falan zannetmiştir di mi?

2 Ekim 2011 Pazar

formspring.me

neyi merak ediyorsan sor bebeğimm http://formspring.me/wodkaenerji

herşeyde izlerin duruyor hala

elimden tek gelen, evimde oturup acı çekmek oldu. bazen de ara ara, alışveriş yapıp -ihtiyacım olmadığı halde yüzlerce makyaj malzemesine sahip olmuştum o zamanlar- çikolata yiyerek, gündüzleri bile, serinlemek bahanesiyle soğuk bira içmeye gitmek olmuştu kat3'e. kat3'ü severim, özellikle de kent meydanındaki yerleri, pazar günü bile gündüzleri çok kalabalık olmaz, biraz içip kafa boşaltıp rahatlamak için uygun olur. şimdi nasıl bilemiyorum tabi, uzunca zamandır gitmedim. şu sıralar alkollü bütün aktivitelerimizi, hangi arkadaşın evi daha müsaitse, o evde toplanıp, deniz seki, sezen aksu dinleyip ruh dinlendirerek yaparız. maksat muhabbet olsun yani.
hayatımda, en sevdiğim adamdı. saçma bir şekilde tanışıp, saçma bir dönemimde sevgilim olmuştu. hayatım koca bir boşluktan ibaretken, o varlığıyla boşluğu hemen doldurmuştu. belki, öncekinden kalan acımsı tadı unutmama tek sebep de oydu. yoksa, o hiçlikle sonum ağır antidepresanlara doğru ilerleyecekti, derken elini uzattı. hayatınızda, sevdiğiniz birinden kalan boşluğu doldurup, onun izlerini silip atan bir adam için, yıllar geçse bile kötü konuşamazsınız ya, öyle işte. sevgisiyle, şefkatiyle, sahipleniciliğiyle tam olarak benim dünyamın merkezi olmayı başarmıştı. artık her anım, her saniyem onun için yaşayarak geçiyordu ki, böyle olması için o da elinden geleni yapıyordu. ama işte her rüyanın bir sonu vardır. her güzel şey bir gün biter. o da bitti. saçmasapan sebeplerle, aynı anda, daha fazla yürüyemeyeceği kararını vermiştik sanki, bitmek zorunda kaldı ve bitti.
arkasından, önceki ve ondan sonraki herkes için üzüldüğümden daha fazla üzüldüm. ama bu sefer, kendimi bir hiç olarak değil de, O'nun eskiden sevdiği insan olarak görmeye başlamıştım. ayrıldığımız gün, problemli bir ayrılık olmadığı için, kendimizi toparladığımız zaman iki eski dost gibi birbirimizi arayacağımıza bile söz vermiştik. ilk zamanlar kimseden çıt çıkmadı ama, sonralarda bunu da başardık. en azından, içimizden aramak geldiğinde "arayacağım ama arkamdan kim bilir neler düşünecek" endişesi olmadan bir alo diyebildik. size yemin edebilirim, beni sevmekten vazgeçtiği için ölmesini arzulamadığım tek adam O'ydu. hala daha, bu dünyada eğer güzellik diye birşey varsa, hepsini hakettiğini düşünüyorum, tüm güzellikler onu bulmalı, onun olmalı.
ardından, hayatımda içmediğim kadar içtim, damarımdan alkolün eksik olmadığı günlerdi, çünkü o votka içmeyi çok severdi. kim bilir belki de "ne yazsam kullanıcı adı olarak" diye arpacık kumrusu gibi düşündüğümde "wodkaenerjii"yi seçmem de bundandır. makyaj ürünlerini severim, watsons haftada bir uğradığım bir mağazadır ve onlarca makyaj ürününe sahibim, kullanmasam bile rengini beğendiğim için, bir gün işime yarayabilir mantığıyla bir sürü ruja sahibim. O'nun ardından, hemen her markadan, her renkten rujlarım oldu, hologramik simli fuşya pembelerden, mat nar çiçeği renklerine, mat fuşya pembelerden, kan kırmızılara. en açığından en koyusuna kadar bronz allıklara, rengarek eyeliner ve göz kalemlerine. sanırım, çektiğim acıyı zevk haline getirdiğim ilk dönemdi. kendimi eve kapattığım da olurdu ama, watsons mağazalarında makyaj standlarının arasında kendimi kaybettiğim daha çok olurdu. renk renk duş jelleri, altın ışıltılı vücut nemlendiricileri -ki bunları bir iki kullanımdan sonra eşe dosta hediye ettim- saç bakım ürünleri vs... o zamanlar, hayatımın en büyük yatırımını watsonsa yapıyordum. kaybettiğimin acısını çıkartıyordum, kendimi şımartıyordum.
hayatımda tanıdığım, alışveriş seven tek erkekti. hayatımda tanıdığım, kişisel bakım ürünlerini seven tek erkekti. birlikteliğimiz süresince, kendime şampuan alırken, ona da traş sonrası bakım kremleri, nemlendirici losyonlar aldığım tek sevgilimdi ve o da bana kremler, makyaj temizleme losyonları alan tek sevgilimdi. hani bir erkek hediye olarak parfüm alır ya, o öyle değildi, sevdiğim bütün makyaj ürünlerinden sevdiğim renkleri alırdı ara sıra. belki de hangi marka rimel kullandığımı bilen tek sevgilim olduğu için bu kadar olumluyum ona karşı. belki de, şu ruju açık renk sür be kadın demeyen biri olduğu için, bu kadar sevgi doluyum. beni anladığı, tanıdığı, yargılamadığı için. şimdi, her sabah rimel sürerken, ruj sürerken onu anımsayabiliyorum. O'da severdi bu rengi, diyerek, o bana çok yakıştırırdı diyerek.
benim seveceğimden emin olarak, Miss Dior Cherie'yi gözü kapalı alması, hatta değişim kartı bile koydurmaması başlı başına isabetli bir karardı. ben hala, o zamanlardan beri Miss Dior Cherie kullanırım, çünkü, beni en iyi tanıyan adam ilk kokladığı anda seveceğimden emin olmuştu. bir kez daha doğru karar verip, doğru adım attı o zaman. parfüm aslında basit bir hediye gibi dursa bile, yıllarca hediye eden kişiyi hatırlamanıza sebep olur. ya çok severek anarsınız onu, ya da nefret ederek. bazen sırf onu hatırlamak için evde öylesine üzerime Miss Dior Cherie sıkıp, kokuyu içime çekiyorum. anlatamayacağım kadar sıcak bir kokusu var, belki de üzerimde bıraktığı izler yüzünden hala sıcak. ama, o kokuyu o adamı hatırlattığı için seviyorum.
beni anlayan, beni tanıyan, beni seven, dostluğunu sakınmayan biricik eski sevgilim evlendi. cuma günü nikahı kıyıldı, bu gece düğünü var. öyle matem havalarında değilim, belki bu kadar talihsiz olmasaydı bizim ilişkimiz, yanındaki ben olabilirdim. ama ne yazık ki, siz ne kadar isteseniz de Tanrı bazen oldurmuyor birşeyleri. biz istedik, biz zorladık şansımızı o zaman, buna yürekten inanıyorum. ama belki de hakkımızdaki en hayırlı olan şey, yollarımızın ayrılmasıydı. dün gece, uyumak için uzandığımda, bende derin izler, tebessümler bırakan bu adama son bir mutluluk dilemeden uyumamın saçma olduğunu düşündüm. kısa, ama içten bir e-postayla iyi dileklerimi iletip, gerçekten samimi olarak, hiçbir şekilde laf sokup pislik çıkartmadan sonlandırdım. çünkü, eğer bu hayatta gerçekten güzellikler varsa, hepsi onun olmalı.

30 Eylül 2011 Cuma

alkol, bütün kötülüklerin kraliçesidir!

uslu bir kız olamadım. daha doğrusu, tırsak, çekingen, sakin, uyumlu, itaatkar... doğrularıma aykırı gelen şey her neyse, önümden çekilmeli, bizzat ellerimle çekmeliyim. yüze gülüp, arkadan iş çeviren korkaklardan, küçük hesapların peşinde koşan insanlardan da olamadım ne yazık ki. sonucunda, benim olacak şey her neyse, çok büyük, çok ihtişamlı olmalı. mücadelem buna değmeli, benim olduğuna o da mutlu olmalı, olmak zorunda.
hani olur ya, iyilik perisi stayla takılan kızlar, olamadım onlardan. kimseye iyilik yapmak gibi bir derdim yok çok şükür, ancak çok sevdiğim biri için çaba harcamaya zahmet gösteririm. onun dışında, az sevdiğim yahut sevmediğim insanların eceline engel olabilme ihtimalim olsa, olmam olamam. yapım böyle, canım acırsa, kanatırım, ağlatırım. belki ben de çok gözyaşı dökerim ama, bunu bilen, buna tanık olan da yalnızca ben olurum. iki yüzlü kadınlardan olamayacağım hiçbir zaman. içten içe, sinsice planlar yapan, ama görünürde -az daha sıksa kendini kanatları çıkıverecekmiş gibi- melek kesilen kadınlardan nefret ettim oldum olası. her türlü şerri, nefreti hakediyorlar, haketmeliler, yalan mı?
annem hep, insanlardan çok fazla nefret ettiğimi düşünür. halbuki ben insanların tümünden değil, tekerime çomak sokmaya çalışanlardan nefret ediyorum. eğer, bütün insanlar tekerime çomak sokmaya çalışıyorsa, birinci vazifem her birinin tek tek ocağına incir ağacı dikmek olacaktır. seviyorum böyle ata sözlerini, ne güzel demiş atalarımız di mi "ocağa incir ağacı dikmek", "ekmeğine kan doğramak"... aslında, bu takımdaki kimselerin şu sözü aklından çıkarmaması da iyi olabilir, "canına susamak" tabiri caizse eğer, birisi alenen ofsayta düşüyorsa nazarımda, canına susadığının resmidir. hayır hayır, canımı sıkan insanları öldüren bir seri katil değilim elbette, ama ölmeyi bile arzulayacak kadar yakabilirim canını.
tüm bu yetkileri, "çok ta fifi" kanunlarından alıyorum. ha bir de çok tepem attığında, votkaya da danışırım. nedendir bilinmez, votka kanıma işlediğinde, bambaşka bir insan oluyorum. hayır hayır, o ne dediğini bilmeyenlerden değil. susup, arada bir gülüp, bolca düşünüp binbir şeytanlığı huzurumda oylamaya alıyorum. az gül, az sus, az düşün ve karar ver. şeytanın işi yok, sürekli yeni fikirlerle geliyor karşıma, beni baştan çıkartıyor bazen. kötü bir insan değilim, ancak canımı sıkan insanlara karşı acımasızım biraz. hatta fazlaca. bu yüzdendir ki, şeytan da beni hep tepem atık olduğu zamanlarda ziyaret eder. velhasıl, seviyeli bir ilişkimiz var, arkadaş kontenjanından. son olarak, ismim olan wodkayla, kanımın votkaya susamasından destek alarak bir kez daha gurur duyuyorum. alkol, bütün kötülüklerin kraliçesidir.
 
↑Yukarı