- kendileri o fikirleri üretemediği için başkalarının ürettiği fikirlere kıskanıp bok atmasına,
- kendisini süper zeki zannedip, ki aslında IQ seviyesi minicik bir rakam olur bunların, başka insanların beynini küçümsemesine,
- düşündüğünü, sempati duyduğunu veya nefret ettiğini açıkça dile getirenlerin önüne hemen tabu dayamasına, onu tü kaka yapmasına
- hala bu yıllarda, elalemin ne düşüneceğini umursayıp kendini kasmasına,
- elalemin, insanların fikirleri üzerinde hayat tarzları üzerinde konuşup, mahalle baskısı oluşturmasına,
- kendisi o kadar cesur değil diye, cesur olana manyak muamelesi yapmasına,
- kendi fikrini kabul ettirebilmek için baskı oluşturmasına
19 Haziran 2011 Pazar
gıcık oluyorum
insanların;
12 Haziran 2011 Pazar
kadın kavgası
hep şunu bilir, şunu söylerim; BİR KADIN GERÇEKTEN İSTİYORSA EĞER, İSTEDİĞİNİ ALIR! anında organize olabilme, gruplaşabilme, kadın psikolojisinin ne çetrefilli olduğunu bildiğimiz için de hedef tahtası yaptığımız şeyi psikolojik baskıyla yok edebilme yeteneğimiz var çok şükür. bağırıp kavga etmeye gerek yok, çekip alnının çatından vurmadan, son derece sinsice ve temiz bir şekilde kancayı taktığımız kişiye terk-i diyar ettirebiliriz alemleri.
kadınların tartışması çekişmesiyle erkeklerinki farklı olmuştur hep. onların kavga anlayışı gidip kafayı yapıştırıp ağız burun dalmaktan ibaretken, kadınlar psikolojik çökertme metodu uygular. işe yarar da, sevdiğim bir yöntemdir bu zira. karşıdaki taraf eğer ki zeka seviyesi olarak sizden daha alttaysa işiniz kolay, gidin ve onun ne kadar aptal olduğunu vurgulayın. güzellik olarak sizden daha çirkinse o da kolay, gidin ve çirkin olduğunu hissettirin ancaak, eğer ki hem çirkin hem de zeki bir hatunla karşı karşıya kalmışsanız, işler biraz karışabilir. susun ve aradaki IQ farkını hissettirmeyin derim. güzellik kavramı çoğunlukla zekanın önüne geçeceğinden, zaten bir süre sonra karşı taraf tahammül edemez sizinle aynı ortamda durmaya, katlanamaz inanın.
ama siz siz olun ki, erkek arkadaşlarınızı, sevgililerinizi karıştırmayın böyle işlere. erkekler sevmez bu derece çetrefilli işleri, yok o entrika, yok bu hareket bu cümle derken, illet gelir adamlara. onların doğasında kavga demek, gidip kafayı çakmaktan ağız burun kırmaktan ibarettir. başka da birşey beklemeyin adamlardan. onlara göre en temiz en zahmetsiz mesele halletme yöntemi budur.
sonra bir de, aynı adamdan hoşlanan iki kadının birbiriyle olan mücadelesi vardır. sinsice ama istikrarlı bi şekilde mücadele gösterir kadınlar bu alanda. ama adama bunu hissettirmek tam bir ahmaklıktır doğrusu. adam, paylaşılamayan erkek olduğunu hissettiği anda kıçı arşa değmiş bir şekilde gezer durur ortalıkta zaten. umurunda değilmiş gibi yapan kazanır neticede, o ortalığı velveleye veren de var ya kaybeder.
kadınların tartışması çekişmesiyle erkeklerinki farklı olmuştur hep. onların kavga anlayışı gidip kafayı yapıştırıp ağız burun dalmaktan ibaretken, kadınlar psikolojik çökertme metodu uygular. işe yarar da, sevdiğim bir yöntemdir bu zira. karşıdaki taraf eğer ki zeka seviyesi olarak sizden daha alttaysa işiniz kolay, gidin ve onun ne kadar aptal olduğunu vurgulayın. güzellik olarak sizden daha çirkinse o da kolay, gidin ve çirkin olduğunu hissettirin ancaak, eğer ki hem çirkin hem de zeki bir hatunla karşı karşıya kalmışsanız, işler biraz karışabilir. susun ve aradaki IQ farkını hissettirmeyin derim. güzellik kavramı çoğunlukla zekanın önüne geçeceğinden, zaten bir süre sonra karşı taraf tahammül edemez sizinle aynı ortamda durmaya, katlanamaz inanın.
ama siz siz olun ki, erkek arkadaşlarınızı, sevgililerinizi karıştırmayın böyle işlere. erkekler sevmez bu derece çetrefilli işleri, yok o entrika, yok bu hareket bu cümle derken, illet gelir adamlara. onların doğasında kavga demek, gidip kafayı çakmaktan ağız burun kırmaktan ibarettir. başka da birşey beklemeyin adamlardan. onlara göre en temiz en zahmetsiz mesele halletme yöntemi budur.
sonra bir de, aynı adamdan hoşlanan iki kadının birbiriyle olan mücadelesi vardır. sinsice ama istikrarlı bi şekilde mücadele gösterir kadınlar bu alanda. ama adama bunu hissettirmek tam bir ahmaklıktır doğrusu. adam, paylaşılamayan erkek olduğunu hissettiği anda kıçı arşa değmiş bir şekilde gezer durur ortalıkta zaten. umurunda değilmiş gibi yapan kazanır neticede, o ortalığı velveleye veren de var ya kaybeder.
5 Haziran 2011 Pazar
bu şarkı beni seviyor, hissediyorum
bilir misiniz bilmiyorum ama fena halde hande yener sever bir insanım. aşık olduğumda, yalnız olduğumda, sevgilim olduğunda, sevgilime trip attığımda, sevgilimden ayrıldığımda kısacası (çok uzattım farkındayım) her anımda soundtrack hande yener şarkılarıdır. işte sevgili handeciğimin bu şarkısı belki de hayatımın en acı ayrılığına eşlik etmişti.
uzunca bir süre beraber olduğum adamla, biraz bizim biraz da etrafımızdaki insanların çabalarıyla, saçmasapan sebepler yüzünden ayrılmıştık işte. daha önce defalarca büyük kavgalar ettiğim, ben sinirden ağlarken bana sarıldığında sinirden omzunu yumrukladığım ama yine de ayrılamadığım o adamdan ayrılmıştım ve gerçekten çok mutsuzdum. bir süre sadece kendi kendime kalmak en iyisi olacaktı evet ama, bu duruma bu depresyon haline de bir şarkı eşlik etmeliydi. bigün böyle acaba bi umut var mı diye internette tarot falı bakarken bu şarkı çalmaya başladı müzik listemde. aylarca o albümü dinlemiştim, aylardır o şarkı orada duruyordu ve belki milyon kez dinlemiştim ama ilk defa dikkatimi çekmişti doğrusunu söylemek gerekirse. beynime kazıdım, yüreğimi adadım ya şarkıya, olamaz böyle birşey. haftalarca sadece bu şarkıyı dinledim. utanmasam zil sesi de yapacaktım ama, onu yapmadım işte.
düşünmedim değil allaam hande kesin bu şarkıyı benim için yaptı, bak ne güzel tuz basıyor yaralarıma, acı çekerken coşuyorum resmen ama yine de çok seviyorum, o derece yani. sanki sevgilimin yerine koymuştum bu şarkıyı, sanki hande susuyordu ben adama söylüyordum o sözleri. şimdi yine müzik listemde o çıktı da ordan geldi aklıma, ama biliyorum o şarkı da beni seviyor.
uzunca bir süre beraber olduğum adamla, biraz bizim biraz da etrafımızdaki insanların çabalarıyla, saçmasapan sebepler yüzünden ayrılmıştık işte. daha önce defalarca büyük kavgalar ettiğim, ben sinirden ağlarken bana sarıldığında sinirden omzunu yumrukladığım ama yine de ayrılamadığım o adamdan ayrılmıştım ve gerçekten çok mutsuzdum. bir süre sadece kendi kendime kalmak en iyisi olacaktı evet ama, bu duruma bu depresyon haline de bir şarkı eşlik etmeliydi. bigün böyle acaba bi umut var mı diye internette tarot falı bakarken bu şarkı çalmaya başladı müzik listemde. aylarca o albümü dinlemiştim, aylardır o şarkı orada duruyordu ve belki milyon kez dinlemiştim ama ilk defa dikkatimi çekmişti doğrusunu söylemek gerekirse. beynime kazıdım, yüreğimi adadım ya şarkıya, olamaz böyle birşey. haftalarca sadece bu şarkıyı dinledim. utanmasam zil sesi de yapacaktım ama, onu yapmadım işte.
düşünmedim değil allaam hande kesin bu şarkıyı benim için yaptı, bak ne güzel tuz basıyor yaralarıma, acı çekerken coşuyorum resmen ama yine de çok seviyorum, o derece yani. sanki sevgilimin yerine koymuştum bu şarkıyı, sanki hande susuyordu ben adama söylüyordum o sözleri. şimdi yine müzik listemde o çıktı da ordan geldi aklıma, ama biliyorum o şarkı da beni seviyor.
ne umdum ne buldum: bir spor salonu faciası
- aloo wodka bebişim bak on numara bi spor salonu buldum, hocaları görmen lazım tam senin istediğinden!
betülün soluk soluğa durumu açıklamasıyla beynimde şimşekler çaktı o anda. kızım dedim, zaten spora da başlamak istiyodun, fırsat bu fırsat, hem hocalar da iyiymiş. tamam dedim kıza, gidelim bakalım yarın akşam.
ertesi akşam gittik, hocalar gayet taş, salon güzel, duşları bile gezdirdiler. şimdi dedim bu salonda, şu heykel gibi hocalardan biriyle önce flörtleşiriz, sonra iyice sevgili oluruz böyle mırc mırc, sonra da allah nasip ederse önümüzdeki yaz nikah masası, hemen ardından gelsin 3 çocuk. derhal kaydımızı yaptırdık tabi.
ertesi gün de, sabah kalktım, duşumu aldım, eşofman altımı tişörtü, spor ayakkabıları, havlumu aklınıza ne gelirse işte doldurdum spor çantasına. bi heves var ama sormayın. akşamı zor ettim yeminle. iş çıkışı betülle buluştuk hemen, koştur koştur gittik spor salonuna. amanınnnn bizim hocaların hepsi yerli yerinde. biz giyindik üstümüzü, başladık koşu bandında yürümeye. evet evet yürümek, yürüyerek 10 dakikada gidilecek yola bile dolmuşla giden bi insan olarak, o koşu bandında kuyruğu kopmuş kediler gibi koşmazdım, koşamazdım. hocalardan biri geldi ve;
- hanımlar böle olmaz ki ama, sanki sahilde yürüyo gibi, hızlandıralım şu makineyi biraz hadiiii... diye çemkirdi resmen. bi baktım betüle, bizimki son derece yalakalık modunda,
- ısınmak için yavaş yürüyodum ben hocam ehiehi. diye adama yağ yapıyo
ben mala bağladım zaten, sen nasıl bana kaldır o poponu da koş be kadın dersin bre densiz adam. hani üç çocuk yapıyoduk, ne oldu benim hayallerime şimdi. hani sen gelip te bana sevimli sevimli romantik komedi modunda yardım edecek, aletleri öğretecektin. sonra çıkışta kahve içip mutlu mesut sevgili olacak, evlenip atletik bebeler dünyaya getirecektik. oldu mu şimdi ha oldu mu?
baktım betül pisliği adama yaranıcam diye depar atıyo koşu bandının üstünde, adam da dikmiş gözlerini bana bakıyo e hadi ama artık der gibi, ben de hızlandırdım makineyi, deli gibi koşuyorum ama aman allahım olamaz böyle bir şey, vücudumda harekete geçmeyen kas kalmadığı gibi, paçalarımdan ter akıyor o sıra. zaar hiç sportmen bir birey sayılmam zaten. benim spor anlayışım, alışverişe çıktığımda alışveriş merkezlerindeki bütün mağazaları deli gibi dolanmak, yaz sıcağında daracık kabinlerde kıyafet denerken kan ter içinde kalıp kalori harcamaktır. diyet derseniz de nutellayı bırakıp, yazın dondurmayı az yiyerek karpuzu bol tüketmektir.
bizim betül cadısı coşmuş, gitmiş hocanın yanına, şu alet ne işe yarıyor, bununla hangi bölgemi sıkılaştırabilirim civelek civelek kırıtıyo adama. ben hala koşu bandında debeleniyorum. bıraktım koşmayı oturdum bi kenara, aldım telefonu elime can sıkıntısından mesaj atmaya başladım sağa sola. yakışıklı ve bir o kadar da psikopat spor hocamız geldi yine başıma;
- e ama terini soğutuyosun wodka, kalk hadi gel mekik çek biraz karın kaslarını sıkılaştırır.
tamam dedim, bu sefer acıyacak bana, gittim mekik çekmeye. anlattı bana nasıl mekik çekeceğimi, başladım. ama olmuyor olamıyor. inanın çok uğraştım ama kendimi yerden kaldıramıyorum. yer çekimi herkesi serbest bırakmış ta bütün gücüyle beni tutuyor sanki. betül geldi yanıma;
- kızım kaldır şu poponu biraz yaa, herkes sana bakıyo, yapabilirsin hadi. diyor.
anam bir hırs geldi, bir dellendim, son kalan gücümü de 15 dakika falan mekik çekmeye harcadım. lakin takatim kalmayınca, kalktım sürüne sürüne gittim soyunma odasına. betülü de sürükledim yanımda. tam çıkacakken bizim psikopat hocayla karşılaştık demez mi
-hanımlar daha yeni başladık kaçmayalım.
içimden dedim ee yetti artık, paramla kendimi öldürtemem, arkama bakmadan kaçtım tabi o esir kampından. altı üstü iki kilo vericez, adamlar sanki komando yapacak bizden yahu.
benim hayal ettiğim, gidecektik biz müzik dinleyerek iki koşacaktık falan bi aksiyon olacaktı hayatımızda. sonra duşumuzu alıp evimize dönecektik ama nerdeee. adamlar bizi tümden eritip yok etmeye yemin etmiş. sonra bi daha da ayağımı basmadım bu hafta. bizim betülü aramışlar spor salonundan gitmeyince, istersek plates paketine kaydolabilirmişiz, paramız yanmasınmış. yook dedim üç kuruş ta fazlalık iki kilomun sadakası olsun onlara, daha da gitmem ben o salona.
betülün soluk soluğa durumu açıklamasıyla beynimde şimşekler çaktı o anda. kızım dedim, zaten spora da başlamak istiyodun, fırsat bu fırsat, hem hocalar da iyiymiş. tamam dedim kıza, gidelim bakalım yarın akşam.
ertesi akşam gittik, hocalar gayet taş, salon güzel, duşları bile gezdirdiler. şimdi dedim bu salonda, şu heykel gibi hocalardan biriyle önce flörtleşiriz, sonra iyice sevgili oluruz böyle mırc mırc, sonra da allah nasip ederse önümüzdeki yaz nikah masası, hemen ardından gelsin 3 çocuk. derhal kaydımızı yaptırdık tabi.
ertesi gün de, sabah kalktım, duşumu aldım, eşofman altımı tişörtü, spor ayakkabıları, havlumu aklınıza ne gelirse işte doldurdum spor çantasına. bi heves var ama sormayın. akşamı zor ettim yeminle. iş çıkışı betülle buluştuk hemen, koştur koştur gittik spor salonuna. amanınnnn bizim hocaların hepsi yerli yerinde. biz giyindik üstümüzü, başladık koşu bandında yürümeye. evet evet yürümek, yürüyerek 10 dakikada gidilecek yola bile dolmuşla giden bi insan olarak, o koşu bandında kuyruğu kopmuş kediler gibi koşmazdım, koşamazdım. hocalardan biri geldi ve;
- hanımlar böle olmaz ki ama, sanki sahilde yürüyo gibi, hızlandıralım şu makineyi biraz hadiiii... diye çemkirdi resmen. bi baktım betüle, bizimki son derece yalakalık modunda,
- ısınmak için yavaş yürüyodum ben hocam ehiehi. diye adama yağ yapıyo
ben mala bağladım zaten, sen nasıl bana kaldır o poponu da koş be kadın dersin bre densiz adam. hani üç çocuk yapıyoduk, ne oldu benim hayallerime şimdi. hani sen gelip te bana sevimli sevimli romantik komedi modunda yardım edecek, aletleri öğretecektin. sonra çıkışta kahve içip mutlu mesut sevgili olacak, evlenip atletik bebeler dünyaya getirecektik. oldu mu şimdi ha oldu mu?
baktım betül pisliği adama yaranıcam diye depar atıyo koşu bandının üstünde, adam da dikmiş gözlerini bana bakıyo e hadi ama artık der gibi, ben de hızlandırdım makineyi, deli gibi koşuyorum ama aman allahım olamaz böyle bir şey, vücudumda harekete geçmeyen kas kalmadığı gibi, paçalarımdan ter akıyor o sıra. zaar hiç sportmen bir birey sayılmam zaten. benim spor anlayışım, alışverişe çıktığımda alışveriş merkezlerindeki bütün mağazaları deli gibi dolanmak, yaz sıcağında daracık kabinlerde kıyafet denerken kan ter içinde kalıp kalori harcamaktır. diyet derseniz de nutellayı bırakıp, yazın dondurmayı az yiyerek karpuzu bol tüketmektir.
bizim betül cadısı coşmuş, gitmiş hocanın yanına, şu alet ne işe yarıyor, bununla hangi bölgemi sıkılaştırabilirim civelek civelek kırıtıyo adama. ben hala koşu bandında debeleniyorum. bıraktım koşmayı oturdum bi kenara, aldım telefonu elime can sıkıntısından mesaj atmaya başladım sağa sola. yakışıklı ve bir o kadar da psikopat spor hocamız geldi yine başıma;
- e ama terini soğutuyosun wodka, kalk hadi gel mekik çek biraz karın kaslarını sıkılaştırır.
tamam dedim, bu sefer acıyacak bana, gittim mekik çekmeye. anlattı bana nasıl mekik çekeceğimi, başladım. ama olmuyor olamıyor. inanın çok uğraştım ama kendimi yerden kaldıramıyorum. yer çekimi herkesi serbest bırakmış ta bütün gücüyle beni tutuyor sanki. betül geldi yanıma;
- kızım kaldır şu poponu biraz yaa, herkes sana bakıyo, yapabilirsin hadi. diyor.
anam bir hırs geldi, bir dellendim, son kalan gücümü de 15 dakika falan mekik çekmeye harcadım. lakin takatim kalmayınca, kalktım sürüne sürüne gittim soyunma odasına. betülü de sürükledim yanımda. tam çıkacakken bizim psikopat hocayla karşılaştık demez mi
-hanımlar daha yeni başladık kaçmayalım.
içimden dedim ee yetti artık, paramla kendimi öldürtemem, arkama bakmadan kaçtım tabi o esir kampından. altı üstü iki kilo vericez, adamlar sanki komando yapacak bizden yahu.
benim hayal ettiğim, gidecektik biz müzik dinleyerek iki koşacaktık falan bi aksiyon olacaktı hayatımızda. sonra duşumuzu alıp evimize dönecektik ama nerdeee. adamlar bizi tümden eritip yok etmeye yemin etmiş. sonra bi daha da ayağımı basmadım bu hafta. bizim betülü aramışlar spor salonundan gitmeyince, istersek plates paketine kaydolabilirmişiz, paramız yanmasınmış. yook dedim üç kuruş ta fazlalık iki kilomun sadakası olsun onlara, daha da gitmem ben o salona.
29 Mayıs 2011 Pazar
kendimi kovuyorum, çekilin önümden
arada eser insana kaçıp kaçıp gitmek istersin. kabus gibi karabasan gibi çöktüğünde sıkıntılar üzerine, hep bir çok uzağa gitme isteği peydah olur beyinde. bazen yaşanılanlar ağır gelir, bazen karşılaşılan insanlarla karşılaşmak istemezsin ve çekip gidebilmeyi hayal edersin. böyle düşündüğüm zaman soruyorum işte kendime, çok uzağa gittiğimde ne olacak peki. orada da yine yaşayacağım elbet ve o şehirde de yaşanmışlıklar, kırgınlıklar belirecek. sonra ordan da kaçmak isteyeceğim, sonra bir başka şehirden, belki başka bir ülkeden de kaçmak isteyeceğim. "kendinden kaçıyorsun kızım" diyorum kendi kendime, "senin şehirlerle sorunun yok. sen yaşadığı hiçbirşeyi unutmayan fil hafızandan kaçıyorsun." nereye gidersem gideyim, ilk önce valizime o yaşanmışlıkları, kırgınlıkları, yorgunlukları koyacağım biliyorum. sonra gittiğim o yeni yerde de, ilk önce umut kırıklıklarıyla biriktirdiğim çeyizlerimi açıp yerleştireceğim evin en güzel yerine. en rahat görebildiğim yerden bana bakıp nanik yapacaklar, sırıtacaklar arsız arsız, sonra onlardan kurtulma bahanesiyle yeniden olduğum yerden kaçacağım. ama yanıma onları da alıp. insan beynini ve kalbini bırakamıyor işte olduğu yerde, bazen kendisine küsüyor da, olan bitene yaşanana "küstüm senle git yanımdan daha da gelme" diyemiyor. keşke diyebilseydik oysa. her gidilen yerde, yeni insanların bıraktığı izler de biniyor omuzdaki yüke. daha bir ağır oluyor o zaman, çok fazla insan hatırlamak, çok fazla farklı mekanda bırakılan hatıraları anmak, çok fazla insana kızıp küfretmek de ayrı bir yoruyor. işte o yüzden, "kaçarsan daha zor olacak, daha ağır" diyorum yine kendime. her kaçma isteğimi, isyanımı kendim bastırıyorum. yabancı sokakların yorgunu olacağıma, burada, kendi şehrimde, kendi sokağımda taşırım sırtımdaki görünmez kamburu.
28 Mayıs 2011 Cumartesi
sevgilicilik oyunu
23 yıllık ömrümde tanıdığım en enteresan insandı. bi ilgi alaka vardı onu anlıyodum da, sevgili miyiz değil miyiz tam çözemiyodum doğrusu. değişik bi adamdı, farklı bi karakter vardı ortada. bi bakıyodum bütün gün aramalar, her fırsatta mesaj atmalar, akşam işten almalar falan, ertesi günü bi bakıyodum sanki asker arkadaşıymışız da bi anlık özleyeceği tutmuş ondanmış dünkü ilgisi, bugün geçmiş. hiçbir zaman kendimi ona ait hissedemedim, ona da sahip olduğumu düşünemedim.
bazen böyle sevgili modunda geziyoruz falan, herşey güzel gidiyor derken, en olmadık sebepten kavga çıkıyodu. hiçbir zaman haksız olduğunu kabul etmezdi, her zaman o haklıydı. en önemlisi de, kendimi savunmak istesem başlıyodu bağırmaya daha çok, sussam bu sefer de bak gördün mü lafıma geldin ben haklıyım işte diyordu. yani adamla kavga etmekten nefret ediyodum gibi bişi. her fırsatta da kavga edicek sebep olmasa bile, can damarıma basıp beni kırıyor yıpratıyor, ben ondan uzaklaşıp konuşmamaya başlayınca birkaç gün içinde hemen başlıyordu aramaya. tabi böyle tane tane anlatınca normal sevgili düzeni, kavga edilir barışılır gibi geliyo ama öyle değil işte. arada bir ortadan kaybolan günlerce aramayan sonra tam umudu kesmişken, arayıp özledim görüşelim diyen bi adam vardı karşımda. nerdeydin diye sorduğumda, işlerim vardı diye savuşturuyordu. yine bikaç hafta sevgilicilik oynayıp sonrasında bi kavga patlatıyordu, biraz uzak kaldıktan sonra yine geri geliyordu.
düşündüm acaba evli mi diye inanın düşünmedim değil, çünkü bu dengesizliğin, bu ortadan kaybolmaların başka bir açıklaması olamazdı benim için. bigün yine geri döndüğünde, soruverdim "evli misin" diye, başladı gülmeye ve "hayır tabi ki değilim" dedi. o zaman neden yoksun ortalarda peki dedim neden o zaman ortadan kayboluyorsun hiç aramıyorsun. hemen filozof filozof bi cevap yapıştırmıştı. "seni aramamam seni düşünmediğim, sevmediğim anlamına gelmez, sadece bazen işlerim çok yoğun oluyo ondan canım benim vikvikvik" meşhurdu böyle filozof cevaplarımız. tabi bende şüpheler bitmiyo, aklımdan milyonlarca soru geçiyo ama çaktırmıyorum ona. ciddi anlamda bunalmıştım ki, böyle dengesiz ilişkilerin insanı değilim ben. yapacak birşey yok yani.
en son baktım ki hayat bana dar, böyle devam edemeyiz, oturdum sordum saf saf, ya doğru düzgün sevgili olalım ya da bitsin bi daha görüşmeyelim dedim. bu yine sevdiğini, ayrılmak istemediğini falan söyledi. bi süre daha devam ettik gelgitlerle, bu sefer cidden bitti dedim ve sevgilicilik oyunumuz bitti. üzüldüm ama, zaten adam bi gidiyodu bi geliyodu çok ta koymadı aslında. öylece bitti.
bu akşam da nişanlanacağını duydum onun. benden ayrıldıktan sonra adamların kısmeti açılıyo vallahi. bi tanesini evlendirdim sıra bunda. haberi alınca eskiler şöyle bi geçti gözümün önünden. bari bu şarkı da onunla geçirdiğim o dengesiz günler için gelsin.
acısa da öldürmez
bazen böyle sevgili modunda geziyoruz falan, herşey güzel gidiyor derken, en olmadık sebepten kavga çıkıyodu. hiçbir zaman haksız olduğunu kabul etmezdi, her zaman o haklıydı. en önemlisi de, kendimi savunmak istesem başlıyodu bağırmaya daha çok, sussam bu sefer de bak gördün mü lafıma geldin ben haklıyım işte diyordu. yani adamla kavga etmekten nefret ediyodum gibi bişi. her fırsatta da kavga edicek sebep olmasa bile, can damarıma basıp beni kırıyor yıpratıyor, ben ondan uzaklaşıp konuşmamaya başlayınca birkaç gün içinde hemen başlıyordu aramaya. tabi böyle tane tane anlatınca normal sevgili düzeni, kavga edilir barışılır gibi geliyo ama öyle değil işte. arada bir ortadan kaybolan günlerce aramayan sonra tam umudu kesmişken, arayıp özledim görüşelim diyen bi adam vardı karşımda. nerdeydin diye sorduğumda, işlerim vardı diye savuşturuyordu. yine bikaç hafta sevgilicilik oynayıp sonrasında bi kavga patlatıyordu, biraz uzak kaldıktan sonra yine geri geliyordu.
düşündüm acaba evli mi diye inanın düşünmedim değil, çünkü bu dengesizliğin, bu ortadan kaybolmaların başka bir açıklaması olamazdı benim için. bigün yine geri döndüğünde, soruverdim "evli misin" diye, başladı gülmeye ve "hayır tabi ki değilim" dedi. o zaman neden yoksun ortalarda peki dedim neden o zaman ortadan kayboluyorsun hiç aramıyorsun. hemen filozof filozof bi cevap yapıştırmıştı. "seni aramamam seni düşünmediğim, sevmediğim anlamına gelmez, sadece bazen işlerim çok yoğun oluyo ondan canım benim vikvikvik" meşhurdu böyle filozof cevaplarımız. tabi bende şüpheler bitmiyo, aklımdan milyonlarca soru geçiyo ama çaktırmıyorum ona. ciddi anlamda bunalmıştım ki, böyle dengesiz ilişkilerin insanı değilim ben. yapacak birşey yok yani.
en son baktım ki hayat bana dar, böyle devam edemeyiz, oturdum sordum saf saf, ya doğru düzgün sevgili olalım ya da bitsin bi daha görüşmeyelim dedim. bu yine sevdiğini, ayrılmak istemediğini falan söyledi. bi süre daha devam ettik gelgitlerle, bu sefer cidden bitti dedim ve sevgilicilik oyunumuz bitti. üzüldüm ama, zaten adam bi gidiyodu bi geliyodu çok ta koymadı aslında. öylece bitti.
bu akşam da nişanlanacağını duydum onun. benden ayrıldıktan sonra adamların kısmeti açılıyo vallahi. bi tanesini evlendirdim sıra bunda. haberi alınca eskiler şöyle bi geçti gözümün önünden. bari bu şarkı da onunla geçirdiğim o dengesiz günler için gelsin.
acısa da öldürmez
22 Mayıs 2011 Pazar
beni bırak, yoluna devam et
"hah işte benim aradığım bu!" diye düşündüğüm anda, hayatımın içine etti ve gitti. aslında o gitmemek için direndi, ama gönderdim. içim acıya acıya gitmesini söyledim. bir yıl sevgili olduk, sonra o beni aldattı ve diskalifiye oldu. yani taktı bana boynuzu, yapacak birşey yok.
sonra bir süre, yapma wodka, affet wodka, gel konuşalım wodka diye beynimi yedi bitirdi. ortalama ayda üç keze denk düşecek şekilde, geceleri içip içip hem mesaj hem arama yağmuruna tuttu, son kez konuşalım lütfen, yoksa kendimi öldürücem içerek dedi, her defasında da ölecek te sorumlusu ben olacağım diye üzülüp, gittim görüşmeye. ayrıldıktan sonraki 3 yıl, yaklaşık 123 kez son konuşma yaptık. hiçbiri de son olmadı. ne bana huzur verdi, ondan sonraki ilişkilerime adapte olabildim, ne kendisi huzur buldu kısacası. sonra bir gün canıma tak ettiğinde, ölürsen öl be bana ne diye çektim resti. bir süre arayıp sormadı bunun üzerine.
en son aramasının ardından yaklaşık birbuçuk ay falan geçmişti ki, arayıp evleneceğini haber verdi. mutluluklar diledim. ama bununla yetinmeyip, ne kadar ortak tanıdığımız varsa, hepsiyle evleneceği haberlerini gönderdi, hatta utanmayıp, düğün davetiyesini bile yolladı. evlenince kurtulurum dedim, ses çıkartmadım. ümidim, bi daha sonsuza dek onun sesini duymamak, yüzünü görmemekti. evlendi.
bir gün ikeada yeni evlenecek bir arkadaşımın evi için aksesuar, banyosu için de fayans modellerine bakarken karşılaştık eşiyle ve onunla. gelip utanmadan selam verdi, üstelik eşiyle de tanıştırdı. halimi anlatmama gerek yok sanırım ama, amaann ikeaya gidicez altı üstü diyip eşofman tshirt modundayım işte. aldırmadım nasıl göründüğüme de, aslında, bir yıl bütün derdini çektiğim, üstüne beni aldatıp boynuzlarımı yörüngeden çıkartan eski sevgilim ve eşiyle karşılaşmak biraz koydu o anda. onlar evleri için alışverişe gelmişler, ben de arkadaşımın evlenince oturacağı ev için banyo fayansı seçmeye. reva mı bu Tanrım dedim kendi kendime.
sonra geçen hafta içi bi gece, durduk yerde mesaj attı yine, uyuyo musun? diye. uyumuyorum, ne istiyorsun yine dedim. ben eşimden boşanıyorum, yürütemiyorum bu evliliği demiş. cevap atmadım sonra. benden yana herhangi bir umudu olmasın istiyorum, çünkü o benimle beraber olduğu zaman, gecelerini başka kadınların koynunda geçirirken, ben evde onun çok çalıştığını düşünüp üzülüyordum. o bana bu akşam halı saha maçı var dediğinde, ben ertesi gün görüştüğümüzde, kendisini çok yorduğu için ona kızıyordum. kim bilir o da o zamanlar belki de bu duruma içinden kıskıs gülüyordu. işte bu yüzden, ben onu o yıllarda bırakıp yoluma devam ettim. o da beni bırakıp yoluna devam etsin.
şarkı biraz alakasız ama, seviyorum işte
sonra bir süre, yapma wodka, affet wodka, gel konuşalım wodka diye beynimi yedi bitirdi. ortalama ayda üç keze denk düşecek şekilde, geceleri içip içip hem mesaj hem arama yağmuruna tuttu, son kez konuşalım lütfen, yoksa kendimi öldürücem içerek dedi, her defasında da ölecek te sorumlusu ben olacağım diye üzülüp, gittim görüşmeye. ayrıldıktan sonraki 3 yıl, yaklaşık 123 kez son konuşma yaptık. hiçbiri de son olmadı. ne bana huzur verdi, ondan sonraki ilişkilerime adapte olabildim, ne kendisi huzur buldu kısacası. sonra bir gün canıma tak ettiğinde, ölürsen öl be bana ne diye çektim resti. bir süre arayıp sormadı bunun üzerine.
en son aramasının ardından yaklaşık birbuçuk ay falan geçmişti ki, arayıp evleneceğini haber verdi. mutluluklar diledim. ama bununla yetinmeyip, ne kadar ortak tanıdığımız varsa, hepsiyle evleneceği haberlerini gönderdi, hatta utanmayıp, düğün davetiyesini bile yolladı. evlenince kurtulurum dedim, ses çıkartmadım. ümidim, bi daha sonsuza dek onun sesini duymamak, yüzünü görmemekti. evlendi.
bir gün ikeada yeni evlenecek bir arkadaşımın evi için aksesuar, banyosu için de fayans modellerine bakarken karşılaştık eşiyle ve onunla. gelip utanmadan selam verdi, üstelik eşiyle de tanıştırdı. halimi anlatmama gerek yok sanırım ama, amaann ikeaya gidicez altı üstü diyip eşofman tshirt modundayım işte. aldırmadım nasıl göründüğüme de, aslında, bir yıl bütün derdini çektiğim, üstüne beni aldatıp boynuzlarımı yörüngeden çıkartan eski sevgilim ve eşiyle karşılaşmak biraz koydu o anda. onlar evleri için alışverişe gelmişler, ben de arkadaşımın evlenince oturacağı ev için banyo fayansı seçmeye. reva mı bu Tanrım dedim kendi kendime.
sonra geçen hafta içi bi gece, durduk yerde mesaj attı yine, uyuyo musun? diye. uyumuyorum, ne istiyorsun yine dedim. ben eşimden boşanıyorum, yürütemiyorum bu evliliği demiş. cevap atmadım sonra. benden yana herhangi bir umudu olmasın istiyorum, çünkü o benimle beraber olduğu zaman, gecelerini başka kadınların koynunda geçirirken, ben evde onun çok çalıştığını düşünüp üzülüyordum. o bana bu akşam halı saha maçı var dediğinde, ben ertesi gün görüştüğümüzde, kendisini çok yorduğu için ona kızıyordum. kim bilir o da o zamanlar belki de bu duruma içinden kıskıs gülüyordu. işte bu yüzden, ben onu o yıllarda bırakıp yoluma devam ettim. o da beni bırakıp yoluna devam etsin.
şarkı biraz alakasız ama, seviyorum işte
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)