27 Şubat 2012 Pazartesi

insanlık özürlü doktor

15 gündür dört gözle beklediğimiz haber geldi en nihayetinde. haberin önemini anlatayım müsadenizle. şimdi kuzenim hamile benim. nerden baksan 4 aylık vardır. test sonucu pozitif çıktıktan sonra özel bi hastaneye gitti kontroller için. yaklaşık 2 ay öncesinden bahsediyorum tabi, hamileliğinin ikinci ayında falan cereyan etti mevzu zaten. gittiği özel hastanedeki kadın doğum doktoru bebek için "özürlü" teşhisi koymuştu. haliyle hepimiz üzüldük. ondan sonra başka doktorlara gitti gerek özelden gerekse devletin hastanelerinden. gittiği bütün doktorlar da bebeğin ense kalınlığının normal olduğunu, gelişen uzuvlarının da normal olduğunu söyledi ama işte insanın aklına şüphe takılmasın bi kere. hele ki böyle hayati bi mevzu söz konusuysa insan titizlendikçe titizleniyor ister istemez.
sonra en son gittiği devlet hastanesindeki doktoru haklı şüpheleri ve tedirginliği sonucunda ona karnından su aldırarak tahlil yaptırmasını söyledi. bursa'da yanlış hatırlamıyorsam sadece fakültede yapılıyor bu tahlil ve ohooo çok sıra var, hemen vermiyorlardı günü. malum, bu tarz test ve tahlillerin de yapılabileceği zaman bellidir, zaman yoktu açıkçası. sonra ankara'da bir akrabalarının doktor olduğu bi hastaneye gittiler. aynı gün içinde tahlili yaptırıp döndüler. ilk sonuçlar gittiklerinden 4 gün sonra geçti elimize. ilk sonuçlar "temiz" çıktı. doktoru büyük ihtimalle ikinci ve kesin sonucun da temiz çıkacağını söyledi ancak insan yine de emin olmak istiyor ya, bekledik işte bu güne kadar hepimiz kulağımız haberde. bugün ikinci ve kesin sonucu da öğrendik, bunlar da "temiz" çıktı çok şükür.
halbuki o özel hastanedeki doktora bakılırsa bebişimiz özürlü doğacaktı. özel hastanelerin işleyiş şekli bu gerçi, boğaz ağrısı şikayetiyle gitsen anında bademcik ameliyatı gerektiğini söylerler. bazıları da olayı öyle abartarak anlatır ki zannedersin bademciklerini aldırmazsan öleceksin. tabi yapılan onca tahlil, hatta gereği olmadığı halde yapılan tahlil ve hastanenin en çok bu anlamsız tahlillerden para kazanıyor olduğu gerçeğini atlamayalım. evet, ne yazık ki özel hastanelerin pek çoğunda hastaya "müşteri" muamelesi yapılıyor. e bu çark da dönecek bi şekilde wod dersen canım, o zaman bi zahmet hipokrat yemini etmesinler. bence doktorların esas işi hastanenin kasasını düşünmek değil, hastanın fiziksel ve manevi sağlığını, moralini yüksek tutmak. ama işte benim güzel memleketimde nerdee..
az önce konuştuk ablamla, eh haliyle çok da mutlu, olması gereken şekli bu. dedim ki, ankara'dan yazılı olarak gelince tahlil sonuçların gidelim birlikte o özel hastaneye, bebişimize özürlü teşhisi koyan o sarsak doktorun önüne koyalım tahlil sonuçlarını. hani ortamdaki tek özürlünün kendisi olduğunu vurgulayalım dedim, insanlık özürlü. kendisi hastane cirosu uğruna meslek ahlakını falan satmış, bu kadar kolaymış insanın ruh sağlığıyla oynamak baksanıza. her zaman söylerim, ben özel hastanelere güvenmem, devlet hastanesi kalabalıktır çok sıra olur ama en azından doktorları sağlamdır. sanırım şu mevzuya da tanık olduktan sonra hiç hiç gitmem özel hastaneye. allah düşürmesin tabi. herkesleri öperim, iyi geceler.

26 Şubat 2012 Pazar

aynı bokun laciverti

bir varmış bir yokmuş. memleketin birinde, trend olan ne varsa hemencecik benimseyen, ayakta uyutulmaya müsait gençler varmış. bir de bu gençler kendilerini herkesten farklı zannederlermiş. böyle hep bi marjinal olma çabaları varmış, hep kendilerini çok farklı, sistem sistem diye çığırdıkları zımbırtıdan kurtulmuş zannederlermiş. hayatı olması gerektiğinden daha fazla abartıp, kendi küçük hayal dünyalarında ürettikleri sorunlarla yaşarlarmış. sonra birileri çıkıp bu sorunlara çeşitli bilimsel adlar takar, bu gençleri böyle böyle kategorize ederek tek bir sınıfa sokarmış. gençler de kendilerini "çok farklı oldum yeaaa" diyerek bi halt zannederlermiş.
herşeyi çok abartrmış bunlar, abartılı davranışları da kendilerini doğal olmaktan alıkoyarmış. bir kitap çok gündemdeyse hepsi sosyal medyada kitapla ilgili alakalı alakasız yorumlar yaparmış. bir film çok gündemdeyse, izler izlemez hemen facebook profiline o filmi ekler, bir de yorum yaparlarmış. aynı müziği dinler, dinlemese bile dinler gibi görünüp, aynı tepkileri benzer cümlelerle verirlermiş. sevmeseler bile karalayarak reklam yaptıklarını hiç fark etmezlermiş. internet ortamında kendileri gibi düşünmeyenlere etmedikleri laf kalmazken, market kasasında poşeti açamayınca utanır, terler özgüvenleri yerle bir olurmuş. güncel olaylar hakkında fikirleri hep klavye başında olurmuş, asla tepki çekebilecekleri sosyal bir ortamda ağızlarını açıp tek kelime etmezlermiş. sadece kendileri gibi düşünenleri dinler, onlara hak verir ve sonunda "oo aşmışız biz abicim, hepimiz aynı şeye inanıyoruz" derlermiş.
twitter ya da facebook'ta "oo bak öyle large biriyim ki neredeyse kıçıma gül takıp gezcem" stayla takılır, toplumun tabu olarak gördüğü şeylere sırf popülarite uğruna dokunur ama gerçek hayatta ağzını açıp tek kelime edemezmiş. michael sikkofield'in de dediği gibi, "dedesinin yanında Allah, selin'in yanında Tanrı" dermiş bunlar, cool olmak için. sırf artistliğine ateist olurlarmış pek çoğu, ateizmle ilgili çok fazla fikirleri bile olmadan. olmak için olurlarmış pek çok şeyleri ve aslında inanmadıkları değerleri savunurlarmış. sırf popülarite uğruna. popüler olmak için canla başla uğraşırlarmış, fark etmezlermiş ama hep kendi karakterlerinden yerlermiş. sermayeyi tüketirlermiş yani, en sonunda da pek çoğu karaktersiz ve birilerinin istediği gibi kalıplaşmış insanlar olurlarmış. konuştukları konular, yedikleri yemekler, izledikleri filmler bile sistem dedikleri nanenin yöneticileri tarafından özendirilerek aynılaştırılırmış. onlar diğerlerinden çok farklı olduklarını düşünseler bile aslında her biri birbirinin aynısıymış. çok yazıkmış.
sırf artistliğine başkalarının değerli ve kutsal gördükleri şeylere hakaret-küfür edebilirlermiş. geçmişlerini, tarihlerini, cedlerini yargılar, eleştirir, onlara kara çalar, elalemin pop şarkıcısı ölünce kıymete bindirirlermiş. hayat hakkında en ufak bir fikirleri bile olmadığı halde sürekli birilerine ahkam keserlermiş. iki kitap okuyup üç film izleyince en ala entel olurlarmış. kültürlülüklerinden yanlarına yaklaşılmazmış. günlük hayatlarında iki kelimeyi bir araya getiremeyip cümle kuramayanları sözlüklerde trollük yaparak egolarını tatmin edermiş. içinde bulunduğu oluşumun karşıtındakileri genelde "cahil, yobaz" diye eleştirirlermiş. onların düşüncelerini eleştirecek iki kelimeleri yokmuş ki, biri onları bozduğunda daha da saçmalarlarmış. bilmedikleri şeyleri öğrenmektense bilgi sahibi olan kişiyi sinirlendirerek konuyu kapatmayı seçerlermiş. aynıymış bunlar, aynı bokun lacivertiymiş.
sistem dedikleri şeyin farkında olmadan ellerine verilen küçük sistem oyuncaklarıyla idare ederlermiş. onlara anlatılan bütün masallara inanırlar, kahraman gösterilenlere taparlarmış. bireyselleşmekten tek anladıkları bencilleşmekmiş. onlar, kitle haline getirilmiş, uyutulmuş koyunlarmış ve oluşturdukları kitle içinde bencilleşerek bireyselleşebileceklerine inanırlarmış. X'in düşündüğü şeyi kendi düşüncesiymiş gibi sahiplenir, hiç sorgulamazmış, kendi ahlaki değerlerine uyup uymayacağına bakmazlarmış. ancak Y çıkıp ta X'in tam zıddını düşündüğünü ifade ettiğinde X'in holiganları Y'ye saldırırmış. tabi Y'ninkiler de X'e. sonra bu holiganlar arasında çatışma çıkarmış, bu kaosa dönermiş. böyle dönme dolap gibi oldukları yerde döner durur, kendi aralarında paslaşırlarmış yalnızca. birlikte hareket ettiklerini düşünürken, aslında farklı noktalardan hareket ederken yan yana geçtiklerini fark etmezlermiş. onlar çok küçükmüş, büyüyünce çok büyük fikirlerin hizmetinde olduklarını anlatacakları için çok böbürlenirmiş. yazık, çok gençlermiş.
kendi ülkesinin ürettiği sanatsal değerleri birer sanat otoritesiymişçesine eleştirirken, başka milletlerinkini yere göğe sığdıramazlarmış. bunlar hiç yerli malı haftası kutlamamış gençlermiş. siyasetten anlamasalar bile anlıyormuş gibi görünürlermiş, ancak pek azının siyaset muhabbeti dinlenirmiş. 1000 tanesinin içinde 10 tanesinin gibi. marjinal olmak için şekilden şekile girerlermiş. dayatmadan kaçtıklarını iddia ederken dayatmanın alasına yakalanırlarmış, sonra da hallerinden memnun olurlarmış. çok küçüklermiş daha, büyüyünce belki de bu hallerine "saçmalık" diyeceklermiş. yahut da, "ben gençken, çok değerli ideolojilere hizmet verdim" diyeceklermiş. hem de o ideolojinin sahibinin hiç umrunda bile olmadıkları halde.

25 Şubat 2012 Cumartesi

ufalana ufalana kaç kuşak

çok ilginç durumlar var. aslında bu ara herkes bana çok ilginç geliyor, bu duruma şaşırmamam gerekiyor, hadi hayırlısı. "şaşırtmaması gerekir" cümlesi tuhafıma gitmeye başladı şu sıralar. belki kendi küçük dünyamdan sıyrılıp dış dünyada insanlar neler yapıyor diye baktığım için böyle bu. uzun bir süre hani formalite icabı konuştum görüştüm pek çok insanla. bazen kendi kendine kalmak, kendini başkalarının sorunlarından soyutlamak istersin ya, aynen öyleydi durumum. hem alakadardım, hem alakasız işte. bugün bi olay sonucu arkadaşımın da dediği gibi "bazen bazı olaylara fransız kalmak iyidir" cümlesine katılıyorum mesela. gerçekten bazen bazı şeyleri bilmemek, görmemek, duymamak iyidir, en azından kafa yormaz.
bir de herşeyi bilmek, duymak isteyen cinsler var ne yazık ki. herkesin özel hayatı hakkında bilgi sahibi olmak zorunda hisseder kendisini, hani bilmezse ölebilecekmiş gibi. bilmek istemesi yetmezmiş gibi kendi doğruları doğrultusunda yargılayabilir, hatta çok rahat kara çalabilir kişiye. inanın sırf kendisinin istediği gibi biri olmadığı için yapar bunu. onun doğrusu ötekine yanlıştır belki, ama işte anlamaz bunu. en ufak bir itiraz bile onu deli etmeye yeter, tek bir doğru vardır ona göre, o da kendi doğrusu. kısacası yapmaya çalıştığı şey "hayat otoritesi" olmaya çalışmak, başka birşey değil. o küçük burnunu herşeye sokar bi kere, o küflenmiş aciz beyniyle herşeyi yönetebileceğini düşünür ve olmayan ahlaki değerleri onu başkalarını yargılayabilme hakkına sahip kılar. yok işte, hiç kimsenin böyle bir lüksü yok ne yazık ki. gel de anlat değil mi?
sevmem böyle insanları, hani beni zerre kadar ilgilendirmez onların o empati yapamayan küçük zavallı beyinlerinin ürettikleri. konuştukları muhabbet hep hayal dünyalarında edindikleri tecrübelerden kaynaklanan nasihatlerdir. ne anlatırsan anlat mutlaka bir benzerini o da yaşamıştır, ona göre o an gitmekte olduğun yol tamamen yanlıştır. hemen devreye sokuverir akıl verme işlerini. anlatır küflü hayallerinden edindiği tecrübeleri sana, inan bana çekilmez. tahammül edemezsin. zanneder ki onun düşünceleri doğrultusunda yaşandığı sürece bu dünya güzel bir yer olacak, hani ondan daha doğrusunu bilen yoktur, olmamıştır, olmayacaktır hesabı. canım, çok aciz. halbuki "doğru" kavramının göreceli olduğunu bilmez, yani birden fazla doğru olabilir evet. ama tek olan "gerçek"tir. en basit örneğiyle siyahın siyah olduğu gerçektir, bu tektir, çürütemezsin. ancak siyahın ne kadar güzel bir renk olduğu tamamen kişiye göre değişir, değişmelidir, normali bu.
ama işte biz toplum olarak hayat otoriteliği yapmaya bayıldığımız için "herkesin kendi hayatı, isteyen istediği gibi yaşayabilir" cümlesini bile yüksek sesle söyleyemez olduk. mutlaka hakkımızda iyi/kötü düşünen birileri vardır, mutlaka bu insanların hayatlarımız üzerinde söz söyleme hakları vardır ve dikkatlerini çekmemek zorundayızdır. hani onların istediği gibi olmasak bile bunu gizlemek zorundayızdır. çünkü elalem düşünüyor hakkımızda, sürekli birşeyler üretiyorlar ve takdir edersiniz ki hiçbirimiz birer savunma mekanizması değiliz. hani o ağızlar torba olsa büzüverelim mesele kapansın ama değil işte, ne yazık ki öyle değil işte. çok garip.
kim en son ne zaman karşı komşusunun ne düşündüğünü umursamadan hareket etti ki? bir de takılmışız itibar konusuna, hani biri bi laf edecekse de iyisinden etsin, az itibar sahibi olalım istemekteyiz. hani biz farkında değiliz ama birileri hayatlarımıza belli sınırlar çizmiş, bir format oturtmuş ve bizler buna uyumlu yaşamaya çalışıyoruz. o çizgilere basmaya çok azımız cesaret edebiliyor, yahut hiçbirimiz bunu yapamıyoruz. işte teomanın bahsettiği o "çizgilere basmadan yürümeye çalışan insanlardanız" her birimiz. günü kurtarma çabası yani. zaten sistem dedikleri olay da bu azizim, sistem dedikleri olay tamamen bize sinsice kabullendirilmiş ve adına "toplumsal değerlere göre yaşamak" denmiş kurallar zırvası. sistemin çarkları ağır ağır dönüyor ve çoğumuz uyum sağlamaya çalışırken ufalanıp gidiyoruz. ne acı. rengin'in bi şarkısı vardı, hani 90'larda çocuk olanlar bile bilir az çok, diyordu ki şarkıda "ufalana ufalana kaç kuşak eridik bu yollarda, kimimiz yerle yeksan kimimiz zor ayakta" gerçekten de durup düşününce "aynen öyle işte" diyorsun. gerçekten ufalana ufalana büyüyoruz, hani düşmesek bile zar zor ayakta duruyoruz. yaşamak istediklerimizden çok şey kaybediyoruz, özümüzden vere vere öz benliğimizi yitiriyoruz ve en sonunda "mahalle baskısı" nı oluşturan kutsal toplum otoritelerinin çizdiği profillerde insanlar oluyoruz. ne istediğimizi bile unutuyoruz yalan mı?
hadi madem konusu açıldı, bilmeyenler için de rengin'in şarkısını koyayım şuraya.
rengin aldatıldık

herkese iyi geceler o zaman :) kalp.

24 Şubat 2012 Cuma

insanlar çok ilginç bence

hayat ilginç zaten de insanlar ondan daha ilginç azizim. yani hakikaten kalakalıyorsun bazılarının tepkileri karşısında. tamam bak çok normal biri değilim, hatta genellikle tepki vermemem gereken yerde aşırı tepki veririm, vermem gereken yerde de öylece susar kalırım ama şu güne dek kimseye hiç alakasız trip attığım olmadı. yani yanlış anlamış ta olsam mutlaka trip attığım kişiyle alakalı bi durum vardı. bugün akşam saati duruyorum mağazada boş boş, hatunun teki geldi ve nerede tırnak kalemi bulabileceğini sordu. şimdi bilmiyorum desem "nasıl bilmezsin yhaaa" diyecek bi tipti, akşam akşam sinirimi bozmayayım dedim söyledim en yakındaki yeri. bu bi tepindi olduğu yerde "yaaa ama çok uzak orası yaaa" dedi. baktım abla hafif kırık dalgaya aldım bunu. "yok canım siz zahmet etmeyin oturun şöyle ben size bi kahve yaptırayım, gider alırım bi koşu" dedim. bu safım da sanırım ciddiye aldı "ayy gerçekten miiğğğ?" dedi üstüne. allahım gel de ölme.
sonra döndüm, "yani çok pardon ama bana ne sizin tırnak kalemi probleminizden, bana niye trip atıyosunuz ki. bi de işi gücü bırakıp gideceğime inanıyosunuz ya bravo" dedim. acayip sinirlendi nan, vallahi sinirlendi. çıktı gitti mağazadan manyak. hayır bütün müşterilerime böyle davranmıyorum tabi ki ama bazıları gerçekten "gel benle dalga geç" diye bağırıyor uzaktan. çok enteresan ya, kardeşim bana ne senin tırnağını boyayacağın kalemden, akşam olmuş, zaten yorulmuşum, bir de üstüne sabahtan beri sigara içememek vurmuş ki değme sinirlerime, neden şansını zorluyorsun ki anlamıyorum yani. gerçekten anlamıyorum.
geçen çarşamba sabahı da takılıyorum böyle mağazada, 30-35 yaşlarında bi adam dikildi sepetteki kolonyaların önüne. çıktım, yok ben öyle bakıyorum dedi ama adamın tipi tip olmadığından bırakamadım ürünleri bi başına. hırlı mıdır hırsız mıdır ne bileyim yani. o kadar da işim var ki anlatamam. koliler dolusu ürün gelmiş, onları ayır faturadan kontrol et yerleştir derken yine beynim sulanmış durumda zaten, bi de bu enteresanla uğraşıyorum. adam da ısrarla sadece baktığını ve işime dönebileceğimi söylüyor. ben de ısrarla işimin aslında bu olduğunu, onu orada yalnız bırakamayacağımı söylüyorum. böyle inatlaşıyoruz. derken bu abimiz "ya aslında ben burdan bi kıza bakıyorum" dedi. ama nasıl nevrim döndü nasıl sinirlendim var ya anlatamam.
derhal pasajı terk etmesini söyledim, "ya ben sana bişey demiyorum ki bak işine" dedi. hayır abartmakta haklıyım çünkü adam böyle değişik bi tip, itici falan. takıntılı sapıklar gibi aynı. ne idüğü belirsiz yani. döndüm "beyfendi bana ya da başka birine bişey deyip demediğiniz hiç önemli değil, kim olursa olsun bu pasajda çalışan herhangi bir arkadaşımı rahatsız edemezsiniz, hemen çıkın yoksa polis çağırıcam" dedim. bu polis çağırma olayına da iyi alıştım he bu arada, bizim çevik kuvvetlerden bikaç arkadaşın telefonunu alıcam en sonunda hani uğraşmayayım 155'i aramakla falan. adam gerçekten sinirlendiğimi anlayınca yürüdü gitti. denyodaki rahatlığa bak ya, gelmiş "ben burdan bi kızı kesiyodum daa" diyor bi de utanmadan. allahım nasıl öldürmesin insan bunu.
sonra tabi yandaki kıza anlattım durumu, başladık gülmeye sinirlerim bozuldu zira. hayır öyle ilginç bi pasajımız var ki, hani insanın başına bişey gelicek olsa çıkıp bağırsan kimse çıkmaz ne oluyor diye. hani öl yani orda, ondan sonra ambulans çağırıp gönderirler cesetini. tövbe allahım ya. insanlarımız gerçekten kafayı sıyırmış gençler o kadar diyorum bakın. yani bildiğin rengarenk bi hafta geçirdim. bakalım yarın son noktayı nasıl koyucaz ama hani daha fazla tuhaflığa tahammülüm yok açıkçası. sabrın da bir sınırı var ki ben hiç sabırlı değilim. bu da bi gerçek.
bu arada blogun şeklini değiştirdik. daha doğrusu sevgili sevgilim değiştirdi. adam bütün gün işi gücü bıraktı bununla uğraştı ya ona da helal olsun açıkçası. abi şimdi nasıl sevmeyeyim ben bu adamı söyler misin? vallahi aslında ben bu şeklini çok beğendim ama kendisi bu geçici aklımda başka bişey var diyor, bakalım görücez. tabi ben meraktan çatlıyorum adamın aklında ne var diye o ayrı. laf aramızda adam sevgililer günü için kitap yazmış bana, blogumla uğraşıp duruyo, eh her türlü gıcıklıklarıma da tahammül ediyo, valla şanslıyım ya. vallahi ya! kalp.

20 Şubat 2012 Pazartesi

ne olcak ki?

biri bana güzel bi masal anlatsın. hayır hayır bugün mutluyum. yani tam olarak mutlu değilim belki ama bütün can sıkıntım gitti gibi. üstelik bugün günlerden de pazartesi. normalin aksine ne zamanla bi sıkıntı yaşadım, ne kendimle. belki işimle uğraşmak iyi geliyordur bana bilmiyorum, ama kendimi dinlemedim bugün. kapattım kulaklarımı iç sesime, dış dünyayı dinledim. üstelik bugün hava güneşli olduğu halde soğuktu da. ben güneşli havaların soğuk olmasını hiç sevmem. daha doğrusu güneş güneşliğini bilip ısıtmayacaksa, bi zahmet dönsün sırtını bize. net olsun, öyle bi görünüp, buradaymış, her an ısıtacakmış gibi yapıp ta vazgeçmesin. net olsun dedim ya, öyle işte. yaksın güzelce, zaten içim üşüdü, durup altında ısınaym, her zerremde hissedeyim o sıcaklığı. başka türlüsü makbul değil benim için. gerçi öyle güneşin altında oturacak kadar zamanım da yoktu hani, bugün tam 10 saat 30 dakika boyunca dışarı çıkmadım. hem de hiç. insan en çok içeride mahsur kaldığında özlüyor bence açık havayı. insan en çok mahrum kalınca anlıyor birşeylerin kıymetini.
bugün çok tuhaf birşey oldu aslında. daha doğrusu bu sabah. yaklaşık 7 yıl önce bi trafik kazasında kaybettiğim çocukluk arkadaşımı hatırladım. aslında hep aklıma gelirdi de, öldüğünden bu yana ilk kez kendi içimde onunla konuşurmuş gibi konuştum. biraz kızdım ölecek ne vardı diye ona, biraz anlattım ordan burdan olanı biteni. ama onu dinleyemedim işte, gözümün önünden saatler boyu gözleri gitmedi. ölmeden az bir zaman önce çektirdiğimiz o fotoğraftaki gibiydi hayalimdeki görüntüsü. özlemek gibi de, yokluğunu kabullenmek gibi de, kabullenememek gibi de değişik bi duygu bu. ama çok hafifledim. çünkü anlattığım her olaydan sonra vereceği tepkiyi az çok biliyordum, onun yerine o cümleleri kendime ben söyledim, hafifledim.
sonra böyle kendi kendime onunla konuşurken aklıma öteki taraftan bizi görüp göremeyeceği geldi. görüyorsa kızıyordur mutlaka, insan bir kere bile annesini ziyarete gitmez mi ki? ben gitmedim. ama hani vefasızlıktan değil, oraya gidince ne diyeceğimi bilmediğimden. aslında çok üzgündüm ama benim üzüntüm onun annesininkinin yanında neydi ki. devede kulak. ne diyecektim? "başınız sağ olsun ben çok üzüldüm" mü? nasıl bi teselli verecektim ki? ben teselli vermeyi de kutlamayı da beceremem. yani nasıl davranmam gerektiğini bilmiyorum. garip değil mi? belki de garip değil, bilemedim.
belki de bugünkü pozitif ruh halimin sebebi de buydu. o 18 yaşında ölmüştü. 18, ne kadar genç değil mi? o öldükten sonra biz neler neler yaşadık halbuki. eğer ömrümüz de varsa daha da yaşayacağız hatta. hayat gerçekten çok garip bi hadise. sonra durdum iyice düşündüm, 18 yaşında birinin bile ölebildiği bir hayatı çok mu ciddiye alıyoruz biz dersiniz. çok mu kasıyoruz kendimizi bişeyler olabilmek için. her şeklin sonunda bir ölü olacağımızı bile bile. ne yani, öleceğiz diye uğraşmayalım, ot gibi öleceğimiz günü mü bekleyelim diyebilirsin. haklısın da. demek istediğim o değil ama. eninde sonunda ölü olacağımız bir hayatı yaşıyoruz, hani üzülmek, mutlu olmak, çalışmak, öğrenmek, yaşamak bu hayatın bir parçası, bunlar hayatı hayat yapan şeyler de, biz tüm bunlar için fazla hırs yapıyoruz sanırım. üzülmeyi de abartıyoruz, sevinmeyi de. öğrenmeyi bile abartıyoruz. aman canım bilmeyeyim ben bilmem neyin ne olduğunu, ne olcak ki? ne fark etcek söyler misin? bilmeyiveririm olur biter.

19 Şubat 2012 Pazar

sert olsun

insanın sağlıklı yaşamak için yanıp tutuşan arkadaşları olmasın. hele benim gibi birinin hiç olmasın mümkünse. sabah uyandım, kahvaltıdan sonra sert bi kahve içeyim de ayılayım dedim, kahve kavanozuna elimi bi attım enee bomboş. nerde yahu benim kahvem ühüüühüü diye ağlarken aklıma fatma geldi. dur dedim arayayım hem gelsin beraber kahve içer laflarız, hem de kahve getirir gelirken. aradım, kapmış kahvesini gelmiş sağolsun. gelmiş gelmesine de, o kahvenin içinde benim sabahları ihtiyaç duyduğum kafein yok! kafeinsiz kahve mi olur allasen? kahveyi sabahları uyanmak için içiyorum zaten. hayır yani bu yıllardır böyle, hele iş günlerinde kahvaltı bile etmem, her sabah sert bir kahveyle başlarım güne. ancak midem ağrıyorsa çok az süt damlatırım içine, o da hani sırf annemin gözünü boyamak için. yine serttir yani o kahve.
aslında tad olarak fazla bi fark yok. yine o mis gibi kahve kokusu var onda da, tamam buraya kadar herşey normal. ancak, sabah içtiğim kahvede özellikle, fincanın yarısına gelince hayata olan bakış açım değişir nan benim, herşey daha bir güzel görünür gözüme, yani en azından "herkesten nefret ediyorum" modundan çıkarım biraz da olsa. daha çekilebilir, daha sevilebilir insan olurum yani. ama işte o kafein kanıma işlemeyince sanki evlat acısı gibi bir acı hissettim. olum gerçekten kafein bağımlılığı diye birşey varmış, bak çok ciddi söylüyorum. bir yandan da fatma bıdbıd konuşuyor. efendim işte kafeinli kahve çok sağlıklı değilmiş te, selülit yaparmış ta blablabla. yahu sağlıklı yaşamak isteyen kim söyler misin bana? ay katil oluciğim. bak bana küfret ama hayattaki tek zevkim kahveme hakaret etme, boğabilirim seni. o dilini kopartıp kedilere söğüş yaparım çok ciddiyim.
tüm bu aklımdan geçenleri fatmaya yansıtmadım tabi. böyle de bi huyum var, kahrımdan, sinirimden ölsem karşımdakini kırmak istemem bazen. ama bazen. şimdi ne gerek var ki 40 adımda ulaşabileceğim bakkaldan, en azından nescafenin tek içimlik klasik kahvesinden alabilecekken kızı kırmaya. hayır yani, allık fırçamı iş yerinde unutsam sabahın köründe fatmayı ararım ben uyan allık fırçan lazım diye. o düzleştiricisini ablasında unutsa, sabahın yedi buçuğunda gelip bizim evde saçını düzleştirebilir, sonuçta belli bir samimiyet var ortada. gittim aldım bakkaldan kahvemi, yemin ediyorum çakralarım açıldı, bi anda toz pembe, jelibon kıvamında bi insan oldum. tabi fatma bi yandan da "selülit yapar, kızım çok zararlı ya içme şu kahveyi bu kadar, al bak kafeinsize alış" diye bıdbıd konuşuyordu. siktir et sen şimdi selüliti dedim, anlatacaklarım var sana. sonrası malum zaten, kikir kikir dedikodunun dibine vurduk sabah sabah. var ya, bazı arkadaşlarımla yaptığım dedikodu gün yüzüne çıksa, bi de şu netteki bazı loglarım açığa çıksa, öleyim arkamdan bi fatiha okumayacak insanlar var. hani dalga geçilir de, bu kadar olmaz. arada mailleşiriz fatmayla, çok gizli konularda, daha doğrusu geyiğin dibine vurulduğu zamanlarda, abi yerin kulağı var neme lazım yani.
bi de benden tavsiye, sakın çevrenizden birine kullandığınız bilgisayar olsun, cep telefonu olsun herhangi bir teknolojik cihazla ilgili tavsiyede bulunmayın. her sorunda zırt pırt arıyorlar, bunu nasıl yapçaz, bu böyle uyarı verdi napayım diye. ben de bilmiyorum ki, ya mesutu arıyorum, ya kardeşimden yardım istiyorum. yani kullanıyorum diye çok bilgi sahibi olmam gerektiğine inanmıyorum zaten. zor anımda imdadıma yetişecek şövalyelerim var yahu, az mı kardeşimin ömrünü yedim bilgisayar konusunda. kardeşime ulaşamadığım zaman az mı mesutun ömrünü çürüttüm. sabırlı insanlar vesselam, çok sabırlılar. ben olsam eeeh ama yeter derdim. sıkıntıya gelemiyorum işte ne yapabilirim.
herkese iyi pazarlar diliyorum canlar, allah kimseyi sabahın köründe kahvesiz bırakmasın, bütün kahveleriniz dilediğiniz gibi sert olsun. amin. kalp.

18 Şubat 2012 Cumartesi

hükmen mağlubum ki bu konuda

eğri oturup doğru konuşmak lazım değil mi? şimdi o zaman şu sıralar canımı çok acıtmakta olan şeyi eğrisiyle doğrusuyla bi ele alayım. hani anlatayım aslında kafamın içini yiyip duran böcekleri. durum şöyle aslında; ben aşık oldum. aşık olduğum adam da bana aşık oldu. bunda ne var değil mi? ne güzel bişey aslında. çok güzel bişey aslında, çünkü ben farkettim ki bu güne kadar hiç aşık olmadım. yani, tabi ki hayatıma giren birileri oldu ama burnumun dibinde oldukları halde onlara aşık olmadığımı keşfettim. işte o dakika "eve gidince ara beni" diyen adama neden "sanki askere gidiyorum yahu, ne olucak, aramasam ne çıkıcak" yanıtını verdiğimi anladım. ben o adama aşık değildim ki, ona neydi benim eve gidip gitmediğimden. istersem pekala ölebilirdim ve bu onu ilgilendirmezdi.
konumuz bu aşık olduğum adam aslında. şimdi belki abuk gelicek ama biz bi sözlükte tanıştık. kaynaştık, arkadaş olduk, hemen her akşam konuşur olduk, sonra onun doğumgününü kutlamak için bi blog hazırlarken aslında bu adama karşı hissettiğim şeyin çok da dostça olmadığını farkettim. sonra kendi hissettiklerimden korktum ben, olmaz ki dedim kendi kendime, olmaz çünkü bu adam ankarada yaşıyor. bense bursada. sonra bu adamın da bana aşık olduğunu öğrendikten sonra daha bir korktum. bu seferki korkumsa "ya bir gün ayrılamayacak kadar seversem onu" korkusuydu. sahi ne olurdu? tut ki evlenme kararı aldık, ulan anneme ne diyeceğim, babama ne anlatacağım. kardeşime nasıl söylerim. yahu ben burayı, ailemi bırakıp ankaraya nasıl giderim? gidemem ki, bende o cesaret yok ki. bende babamın karşısına geçip "ben ankaradan biriyle evleneceğim" diyecek güç yok ki. adam kalp hastası, abi adama bişey olursa hayat boyu bunun vicdan azabıyla yaşanmaz ki.
tüm bunları düşünüp dururken, geceleri uyumazken, sevgililer günü geldi çattı. akşam tatlı tatlı konuşurken msnde, dedim buna ben ankaraya gelemem diye. konuştuk falan, baktık olacağı yok yolları ayıralım o zaman dedik, ayırdık. bütün gece uyumadım biliyor musun? sabah kalkar kalkmaz, çarşamba sabahının 9unda anneme anlattım. tanıyın birbirinizi bakalım dedi kadın ama zaten o arada tansiyonu fırladı, anladım. sonra bu adama mesaj attım, aradı, konuştuk, hiçbirşey yokmuş gibi devam ettik. ama işte şu kör olasıca iç sesim susmadı susmadı. aynı ruh hali bende devam ediyor, karmakarışığım, babamı görünce kardeşimi görünce üzülüp duruyorum. annem zaten 3 gün şekeri tansiyonu yüksek vaziyette hasta hasta gezdi. her halinden belli kadının aslında bu durumdan hiç hoşlanmadığı. şimdi dersen "wod, kızım 3 ay sonra 24 olucaksın, bebek misin sen, kendi kararını kendin ver". öyle değil işte o iş be canım, ben bugüne kadar annemin hoşlanmadığı biriyle arkadaşlık dahi etmedim biliyor musun? hani anormal derecede bağlıyız biz birbirimize aile olarak, onların ne düşündüğü benim için çok önemli.
biliyorum ki bu adam da ankarayı bırakıp bursaya gelmez olası bir gelecek planında. gelemez, çünkü onu da oraya bağlayanlar var. aynı zamanda hem bunu bile bile onun gelmesini isteyemem, bu konuda ısrar edemem yapımda yok, hem de yapmadığım birşeyi onun yapmasını bekleyemem. bir de içimi en çok acıtan, sevgililer günü hediyesi olarak bana kitap yazmış olması. hayatta aklıma gelecek en son şeylerden biriydi, anlatamam o duyguyu. her neyse işte hal böyle olunca, adama diyemedim tekrardan sen gelsene diye. yapamadım abi, yok işte olmadı.
bir de ne var biliyor musun, kendimi iyi tanıyorum ben. potansiyelimin farkındayım yani. yarın bir gün tut ki evlendik, gittim ankaraya ve ben ordayken burda aileden birine bişey oldu, yetişemedim, gelemedim tut ki, adamın ömrünü çürütürüm senin yüzünden geldim buraya diye. al sana "ben bu manyakla niye evlendim ki, bunu sevdiğim gün aklım nerdeydi" pişmanlığı, al sana mutsuzluk. hani o durumda evlat olsam sevilmem bak, o kadar söyleyeyim. öte yandan, tut ki hiçbirşeyi hesaplamadan çıktık bu yola, aradan uzunca zaman geçince, biz iyice birbirimize bağlanınca, esirikliliğim tutar da yine burdan gidemeyeceğimi anlarsam, al sana daha çok can acısı. her iki taraf için de. ha şimdi canım acımıyor mu? elbette acıyor, çok fena hem de. ama bilirsin, ekmek bıçağıyla parmağını hafif kesince olan can acısı ayrıdır, parmağını kopartınca olan can acısı. anlatabildim mi? yani sanırım ben her ihtimali düşündüm.
eğer ki dersen "böyle ihtimalleri düşünüp, olumsuz sonuçları göz önüne alınca ne geçti eline, hani belki üç beş ay ya da daha fazla mutlu mesut yaşardınız." o iş öyle değil işte canım bak. dedim ya, daha çok bağlanırsan daha çok acırsın. sonuçta ben her şekilde cesaretsizim, her şekilde hükmen mağlubum bu konuda. hani kendimi geçtim de, ona yazık etmeye hakkım yok. o yüzden akıllı olmalıyım, akıl başta gönül aşkta, ikisi bi arada olmuyor, yürümüyor.
böyle işte, canım sıkkın, mutsuzum, keyfim yok ve bu sefer bir sebebim var.
şimdi git kendine bi kahve koy kızım wodka, sert olsun.
öperim herkesi, sevgiler. bu arada, o da beni affetsin, şu an olmaz belki de, aradan epey zaman geçince dostça bi selamlaşma olur belki.
 
↑Yukarı