arabesk anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arabesk anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2011 Pazar

ne arabesk günler geceler yaşadım

geçen gün oturuyorum böyle kendi kendime, eskileri düşünmeye başladım. eski dediysem de çok uzak bir mazi değil canım, 3 sene kadar öncesini. zaten yaşım 23, ne kadar eskiyi düşünebilirim di mi kuzucuklar. biz "nerede o eski bayramlar" diyecek kadar yaşlanmadık daha. her neyse konu bu değil, konu yaklaşık 3-4 sene önce aşık olduğum minibüs şoförü. şimdi yazacaklarımı okuduktan sonra, "minibüs şoförüyse günahı ne?" demeyin. kimseyi hakir görmek gibi bir lüksüm yok, benim sorunum kendimle bu mevzuda.
ilk başlarda adam beni dikiz aynasından kesiyor, bakkala gidiyorum misal, yoldan geçiyorsa fark edeyim diye korna çalıyor ama ben hiç sallamıyorum. o kadar coolum o kadar coolum ki anlatamam size. gören de babannem kraliçe elizabeth der. küçük gördüğümden değil, hem fiziksel açıdan beğenmiyorum hem de bana göre çok arabesk. kızlar dalga geçiyor "aha bak seninki, yedi nan bakışıyla, şu çocuğa umut ver de gülelim nan azcık." diye. öyle gülmek için elin oğlunun duygularıyla oynayacak kişi değilim ben, sevmiyorsam bakmam yani. laf olsun torba dolsun flörtleri benlik değil. te allaamm arkadaşlarıma bak hele, içleri kötü içleri laf aramızda.
her neyse eve gidip gelirken onun minibüsüne denk geldiğim akşamlarda falan bana malzeme çıkıyordu. bir seferinde çok mutsuzum ama öyle böyle değil, sebebini hatırlamıyorum bile demek ki saçma birşeydenmiş ama son derecede mutsuzum, minibüsün camına başımı dayamışım kulaklıkları takmışım kulağıma müzik dinliyorum. ben genelde kulaklıkla dinlerken son ses açarım müziği. birden minibüsün içinde yankılanan "seni kiiimmler üzdüüü" diye sözleri olan sezen aksu şarkısıyla irkildim. etrafıma bakındım mal mal, benden başka herkes sinir küpü, "taverna mı la bura kıs şunu alala" modundalar. bizim minibüsçü de dikiz aynasından kesip duruyor, şaşkınlığım geçince depresyonuma geri döndüm ve kulaklıktan gelen müzik sesine odaklandım.
böyle gidip gelirken gel zaman git zaman kendimi bir gece minibüs durağında "allaaam nolur gelecek araç onunki olsun!" (!) derken buldum. bu duygu değişimi ne ara gerçekleşti, hiç bilmiyorum ama adama köpek gibi aşığım. ölüyorum yahu, o derecede. sonra allem ettim kallem ettim bunun numarasını buldum. mesaj da attım, evet bunu yaptım! kızlar bakın tecrübeyle sabittir bir erkeğin bakışına, ilgisine, şarkısına aldanıp sakın duygularınızı açmayın, aklınızda olsun. bu baştan sallamadı, sonra aradı, kim olduğumu söyledim ve "benim 7 yıllık bir ilişkim var" dedi. (!) abi sormazlar mı adama nasıl bir ruh hastasısın sen diye, madem 7 yıllık bir ilişkin var da ne baktın durdun diye. hadi ben yanlış anladım diyelim, arkadaşlar fark edip söylüyordu wodka bu sana takmış he diye. adama sormazlar mı bu ne mallık, bu ne haysiyetsizliktir diye. sormadım, aşkımı kalbime gömdüm ve depresyona bağladım.
memlekette ne kadar arabesk şarkı varsa ezbere bildiğim günlerdi, kolayla sarhoş olmaya çalışıyordum, madem sarhoş olmadım bari midemi delsin de öleyim ben allaamm öleyim diyordum. geçen her minibüsü gördükten sonra kendime zarar vermek istiyordum. hele o ilişkisinin olduğu kız var ya, onu bulup annemin davul fırınının içinde pişirmeyi arzuluyordum. kutsinin "aynadaki yüzünün karşılığı benim" diye bir şarkısı var bilir misiniz, hayatımın o dönemdeki soundtracki oydu. o şarkıyı dinleyerek uyuyor, işe giderken o şarkıyı defalarca dinliyordum. büyük aşk acısı çekiyordum, herifin sevgilisi vardı, ben acı çekerken o utanmadan ona aşıktı, yani hayatın çok zor olduğu dönemlerdi. ölmeliydim, ama bunu kendim yapamazdım, kendime kıyamazdım işte.
derken bir bayram günü bu beni konuşmak için aradı. buluştuk, bu onun bana uygun olmadığını, beni üzeceğini, arkadaş kalmak istediğini söyledi. yahu ben unutmaya çalışırken bu adamın yaptığı gerzeklik değil mi şimdi? bu sefer eskisinden daha büyük depresyona girdim. herif o dönemde "buralardan gidicem zaten" demişti, 3 sene bitti hala daha gitmedi. yalancıya bakar mısınız? durmadan ağlıyorum, hapşursam ağlıyorum, sinek ısırsa ağlıyorum, neden ağlıyorsun diyene "boşver" diyorum. şimdi ne diyeyim millete "herifin teki böyle böyle yaptı ben çok aşığım yeaa" diyemem değil mi? boşver deyip geçiştiriyorum, bu sefer de olmadık şeylere hatta hiç yok sebepten dikkat çekmek için ağlayan kızlardan olduğumu düşünüyor millet. itibar sıfır o dönemler ki itibar falan umrumda değil, tek derdim o da ben sevsin.
sürekli ağlayınca gözlerim şişiyor haliyle, neden yüzün şiş diyene "havalardan, bu havalar bende ödem yapıyor da yeaa" "gözüme yüz temizleme jeli kaçtı" gibisinden sallıyorum. ne kadar inandırıcıydı bilemeyeceğim. zaman geçtikçe yavaş yavaş azaldı bütün sevgim, sevgi miydi onu da bilmiyorum. belki de takıntı yapmıştım, olur ya elde edemeyince gözünüzde büyütürsünüz, öyle işte. sonra biraz daha zaman geçince tamamen unuttum, ne kızgınlık ne kırgınlık, hiçbirşey kalmadı. şimdi de minibüsüne denk geldiğimde "müsait bir yerde ineyim" lafını büyük bir coollukla söylüyorum, sesim bile titremiyor eskiden kötü bir yaşanmışlık var diye. o farkında sanırım yok saydığımın, herhangi bir paye vermediğimin, bazen gözümün içine bakıp minibüsten ineceğim sırada "iyi akşamlar" diyor, müşteri memnuniyeti hesabıyla. cevap vermeye tenezzül bile etmiyorum. velhasıl kelam, zaman ve hayat acı karşısında müttefik olup yavaş yavaş unutturuyor. hadi öptüm herkesi kocaman! :)

9 Aralık 2011 Cuma

arabesk çocukluk anıları

"zaten ben hiçbirşeyi sevmeyeyim, beğenmeyeyim. hemen onu kaybetmek zorundayım değil mi ha değil mi? ühüüüühüüüüü" diye feryat figan ağlıyorum yatak odasının orta yerine oturmuş. orta okuldaydım ve sanırım 14 yaşındaydım. dışarıdan duyanlar kesin ev ahalisinden birine birşey oldu zanneder ama yoğ yoğ kimse ölmemişti ya da hastalanmamıştı. sadece öğretmen bizi günübirlik geziye götürdüğünde küpe almıştık sınıftaki kızlarla, onun tekini kaybetmiştim. küpe de değerli birşey olsa hani, şimdilerde 2 liraya falan satılan uyduruk mu uyduruk küpeler var ya, ahanda onlardan. çiçek şeklindeydi ve ortasında uyduruk bir taşı vardı, ama sanki pırlanta küpelerimi kaybetmişim gibi ağlıyordum ve en önemlisi o küpeler kulaklarımı yara yapmıştı, yara ne kelime, bildiğin iltihaplanma falan olmuştu ama onları çok sevmeme engel değildi.
o gün küpeyi alırken, 17 yaşında lise sonuncu sınıfta trafik kazasında vefat eden çocukluk arkadaşım eminenin kulağına beğendiği küpeyi takmaya çalışırken kulağını yeniden delmiştim yanlışlıkla, çok canı acımıştı kuzumun. az önce vesikalık fotoğraf aradığım çekmecenin dibinde buldum o küpenin tekini, eski ergen günlerimiz geldi aklıma. enteresan bir acı vardı üzerimizde kızlarla, 14 yaşında çocuk ne acısı çekerse artık. okul tam gündü, öğle saatinde yemeğe evlerimize giderdik. kırk yılda bir boş geçerdi öğleden sonraki iki ders, o zaman da birimizin evinde toplanırdık, ya eminelerin evi olurdu bu ya sedaların çünkü geri kalan bütün kızların anneleri evdeydi ben de dahil. bir tek o ikisinin anneleri çalışıyordu, doğal olarak ta acı çekebilmemiz için de sadece onların evleri müsaitti.
ortaklaşa para toplardık aramızda, birimiz annemizin içtiği sigarayı alırdık bakkaldan, şüphelenmezdi bakkaldaki abi, bilirdi annemizin içtiği sigarayı verirdi hemen. sonra kızlardan birinin evine gider, ya kral tvyi açar ya da radyoda en acılı şarkıların çaldığı bir frekansı ayarlar arka arkaya içimize çekmeden sigara içerdik. arabesktik işte kısacası. bizim ergenlik isyanımız da çılgınlığımız da ancak bu kadardı. sıkıyorsa gideyim de babama atar yapayım ha, bizim zamanımızda cimcirmeyle terbiye vardı, ceza yoktu. hem neyle cezalandırılacaktık ki? hep platonik aşıktık, aşklarımız da arabeskti, mahalleden biri duyacak da dedikodu olacak diye ödümüz patlardı, genelde de bu arabesk aşklar yüzünden acı çekerdik kendimizce.
ya genç minibüs şoförlerine aşık olurduk ya da otobüsteki muavinlere. tenefüslerde salak gibi okulun çıkış kapısının önüne dizilir sevdiceğimizin geçmesini beklerdik. o zamandan öğrenmişim işte bazı adamlara sadece bakıp beni sevmesini ümit etmeyi. doğal olarak aşık olduğumuz adamlar bizden nerden baksanız 10 yaş kadar büyük olurdu. mahallede bir onlar vardı, bir de komşu çocukları işte. komşu çocuklarına da kardeş gözüyle bakıp aşık olmazdık, geriye onlar kalırdı. belki de kendimizce oyun oynardık bilemeyeceğim. yaşam sınırlarımız belliydi, dersaneye gitmek nedir bilmezdik biz, o yüzden de okul bitip te liseye başlayınca çil yavrusu gibi dağılıverdik. yeni insanlar tanıyınca kendimizi bir halt zannedip kopuverdik. birimiz lise sonda vefat etti dediğim gibi, diğer ikisi evlendi bile. hatta birinin çocuğu oldu, ertelemekten gidemedim, çocuğu annesine mi benzer babasına mı onu bile bilmem. bir yaşına gelmiştir.
aslında demem o ki, insan en güzel anıları çocukluk arkadaşlarıyla bırakıyor. yıllar sonra da oturup kendi kendine anıyor, herkes ayrı bir hayatta yaşıyor çünkü. biz aynı mahallenin çocukları olduğumuz halde koptuk. hele orta okul ve ilkokuldaki sınıf arkadaşlarımın bir çoğuyla selamlaşmıyorum bile, neden bilmiyorum. insana çocukken ve ergenken yaptıkları salakça geliyor ya, belki birbirimizin salaklıklarına şahitlik ettiğimiz için, birbirimizden utandığımız için konuşmuyoruz. mesafeden daha kötüsü yabancılık girdi araya. dün sabah işe giderken okanı gördüm mesela, tam 9 yıl sonra ilk kez selam verdik birbirimize. o da mecburiyetten hani, kucak kucağa geldik derler ya hani, öyle karşılaştık. görmemezlikten gelmek mümkün olmayınca selamlaştık ve ilk cümlesi "çok değişmişsin" oldu. evet, hepimiz çok değiştik okan, yabancılaştık birbirimize değil mi?
 
↑Yukarı