28 Nisan 2013 Pazar

serbest atış

nasıl yazı yazmaya başlayacağımı unutmuşum. kısa ya da uzun fark etmez, bir giriş cümlesi yazabilmek için yirmiye yakın cümle yazdım sildim. insan ara verdikçe uzaklaşıyor bir şekilde. ne olduğunun, ne kadar ara verildiğinin pek bir önemi yok en nihayetinde. açıkçası mutfakta sigara içerken aklıma geldi yazı yazmadığım. hoş aklımıza ne geliyorsa sigara içerken geliyor o da ayrı aslında. oturursun günün herhangi bir saatinde, boşluğu görmeye çalışarak yakarsın bi sigara ve o anda kafanda bi senaryo ilerlemeye başlar. bir sigara molasında, maksimum yedi dakikada başka bir hayata geçersin ve dönersin kendi sıkıcı hayatına.
zaman akışım pek hareketli değil bu günlerde. aslında uzun zamandır. sevgilimin yanıma geleceği günler dışında oldukça hareketsizim. sabah kalk işe git, bir sürü insanın isteklerini dinle, akşam eve gel, yemek ye, kahve iç, sigara iç, bilgisayarı aç candy crush oyna. can bittiğinde alışveriş sitelerini gez, kredi kartı ödemelerini hatırla, siteleri kapat ve candy crush'a devam et. sonra yat ve uyu. geçen hafta hemen her gece aynı saatte uyandım. 04:36. biyolojik saatim tıkır tıkır çalışıyor.
insanlara bakıyorum, napıyor bunlar böyle diyorum. çok acelemiz var vesselam. arı sürüleri gibi sağlı sollu koşturuyoruz caddelerde. cadde demişken, bu ara bursa trafiği çok fena. zaten hep acelem var, daha da acele ediyorum. hayat filmlerdeki gibi olmuyor işte, vapuru, otobüsü son dakikada yakalayamıyorsun. geçip gidiyor önünden, el ediyorsun, durmuyor. durmaz ki zaten. çok zaman kaybediyoruz vesselam. bu hafta geçti, haftasonu geldi diye seviniyoruz ama, zaman kaybediyoruz. öyle bir rutine bağlanmış ki hayatımız, üç kuruş para kazanmak uğrunda koca koca caddelerde, kocaman insanlara şaklabanlık yapıyoruz yeri geldiğinde. bazen alış verişe gittiğimizde normal standartlarda asla selam vermeyeceğim birine ağzım yırtılırcasına gülümsüyorum, biraz tiksinmeyle birlikte. kim diyor yanımdaki. bi müşterim diyorum. birkaç gün içinde gelip maksimum yirmibeş liralık alışveriş yapacak diye tiksine tiksine gülümsüyorum. maksat müşteri kaybetmemek. malum, rekabet piyasası ağzımıza sıçmakta son günlerde. sırf senin dükkanından alışveriş yapsın diye adamdan saymayacağın insanlara gülücükler saçmıyorsan anlamazsın bunu. kapitalist sistemin iyice ağzımıza sıçtığı günlerdeyiz yani.
insanlar da öyle bi ilgi alaka delisi ki sorma. sanki hayatında hiç sevilmemiş. sanki onu önemseyen kimse olmamış gibi ağzını burnunu yamulta yamulta alıyor senden ürünü. ulan dümbelek, aldığın mal en fazla yirmibeş lira. havan kime? diyemiyorsun tabi. yine bekleriz efendim diyerek uğurluyorsun oç'yi. üstüne bi de kendinden tiksinerek gülüyorsun. onu gördüğüne çok mutlu olmuş gibi. sonra saate bakıyorsun, yemek saati gelse de bi sigara içsem diyorsun. içimden küfrederek dışımı mutlu göstermeyi öğrendim. bu sene çok büyüdüm lan ben. yirmibeş olucam mayısta. diyorum ya, zaman kaybediyoruz. en kısa zamanda çok mutlu olmam lazım. kısa bi anlığına da olsa.
ne diyordum, kapitalist sistem ağzımıza sıçıyordu di mi? geçenlerde biri elime bi kişisel gelişim kitabı tutturdu. adını bile hatırlamıyorum inan. bu ne dedim. kitap dedi. salak gördü beni zaar. oysa ben armut zannetmiştim. ne kitabı dedim, satıyorum dedi adam. yok ben almam dedim. neden, kitap okumaz mısın dedi. sana ne dedim. kızdı, gitti. o anda milyon tane derdim var, yan dükkandaki kıvırcık saçlı kızdan nefret ediyorum, akşamki maçın sonucunu tahmin etmeye çalışıyorum, çıkış saati gelsin diye bekliyorum adam gelmiş bana kendi yazdığı kişisel gelişim kitabını pazarlamaya çalışıyor. oğlum o kitapta yazanlar işe yarasa sen kitabı kapı kapı pazarlamazdın zaten, kimi kandırıyon? bu arada çakralarım mı açıldı noldu bilmiyorum ama fenerbahçe'nin lazio'yu iki sıfır yendiği maçtan itibaren maç sonuçlarını tahmin ediyorum. (sadece fenerbahçe maçlarını. not:galatasaraylıyım) hatta benfica'yla yarı finalde eşleşeceğini bile tahmin ettim. nerden geliyo bunlar aklıma bilmiyorum.

9 Ocak 2013 Çarşamba

yazmayalı çok oldu ifadesi

bloga yazı yazmayalı yine çok uzun zaman oldu. üzerimde nasıl bir tembellik varsa artık, üç cümle yazıp ekrana boş boş bakmaktan başka bir girişimde bulunamadım yeni yayın için. en son yazı yazdığım tarihten sonra kardeşimi askere gönderdik, ıspartaya yemin törenine gittik, ıspartada öyle bi üşüdüm ki bursaya geldiğimde soğuğuna kurban olasım geldi, sonra bademciklerim şişti, hastalıktan süründüm, sürüne sürüne işe gittim, yaklaşık 30 adet antibiyotik hap yuttum ve her seferinde "yani insan bi düşünür, ben su içemiyorum boğazım acıdığı için bu kocaman ilaçları nasıl yutayım olm ya" diye ilaç firmalarına isyan ettim, sonuç olarak hala biraz bademciklerim acıyor ve ben hala o kocaman antibiyotikleri yutuyorum. resmen vücudumdaki mikrop benden daha kuvvetli çıktı ve beni yenip duruyor.
yeni yıla da hasta girmiş bulundum böylece ama "yeni yıla nasıl girersen bütün yıl öyle geçer yea" inancı taşıyanlardan değilim çok şükür. ben sadece hıdırellez günü leyleği havada görürsem bir dahaki hıdırelleze kadar hep gezeceğime inanıyorum sadece. inancım bu kadar. bugüne kadar da leyleği hiç havada görmediğim için evdeki minderden farkım yok. çalışmadığım zamanlarda nette online değilsem kesin ya uyuyorumdur ya da koltuğa yapışmış tv izliyorumdur. hayattan aldığım keyif te bu kadarcık. ne gerek var kendimi sokağa atıp bedenimi yormaya. aslında çalışmak için her sabah erkenden uyanmak ta çok saçma ama işte kendi ihtiyaçlarımı karşılamak için bile olsa ÇALIŞMAK ZORUNDAYIM! hayat çok zalim, her gün sıcacık yataktan çıkıp işe gitmek çok acımasız bi duygu. biliyorum, herkes benimle aynı fikirde. gelin sarılıp ağlayalım olm.
sigaraya gelen zammı yine kınıyorum. olm sanki tekel bayiden sigara almıyoruz da torbacıdan uyuşturucu alıyoruz gibi hissediyorum bu fiyatlarda. insaf ya. resmen memleketin giderini biz karşılıyoruz ödediğimiz vergilerle. bi dahaki seçimlerde akıllı davranıp sigara kullanan birine oy verelim bakın. halden anlar en azından. bu ne ki böyle, kapalı alanlarda içme, dur ben fiyatları öyle anasının gözü gibi yükselteyim de paran yoksa yine içme. e napıcaz peki? çayırdan çimenden ot mu yolalım da sarıp içelim? var mı bi önerisi olan?
film izlemeyen bi dangalaktım, artık ara sıra film izliyorum. midnight in paris'i çok sevdim mesela. ilerleyen zamanlarda tekrar tekrar izlemeyi düşünüyorum hatta. izlemeyen varsa şiddetle öneririm. filmi anlat konusu ne falan diyen varsa avucunu yalar çünkü film/dizi/kitap anlatma konusunda berbat biriyim. öyle ki, filmi ortasından anlatmaya başlarım, sonuna yaklaşınca başını anlatmayı unuttuğumu hatırlarım, başını anlatırım sonra sonunu getiririm ve benim sevgili dinleyicim oracıkta beni doğramak ister. doğramak demişken, yan dükkan komşumuza acayip gıcık oluyorum yine. adam bazen gözüme sevimli gözüküyor, bazen de bi çay kaşığı suyla boğasım geliyor. bence dükkanını taşısa çok mantıklı bi karar vermiş olur çünkü ben onu gördükçe darlanıyorum. bırak pasajda dolaşmasını, nefes alması bile bana batıyor.
her neyse, fazla gevezelik etmiyeyim gece gece. kısacası anlatıcaklarım bu kadardı. üç cümleden sonrasını getirebildiğim için kendimi tebrik ediyorum. şimdilik herkese iyi geceler, kocaman öpüyorum okuyan herkesi.

8 Kasım 2012 Perşembe

anti-stress palavrası

normalde dert dinlemeyi sevmem, hatta prensip olarak çok çok yakınım olmayan insanların problemleriyle ilgilenmem bile ama bu seferlik küçük bi müstesna tanıyorum bu mevzuya. pasajdan komşumuzun annesi meme kanseri olabilir ve kız aşırı derecede üzgün. normal olarak tabi. seda'yı öyle üzgün, mutsuz gördüğüm zaman otomatikman üzülür oldum. henüz durumun ne olduğunu anlamak için tahliller yapılıyor ama ben de bi yandan seda'ya moral vermeye çalışıyorum, bi yandan da onu en kötü sonuç ihtimaline hazırlamaya çalışıyorum. hayat garip, kimin başına ne zaman ne gelecek belli değil. yarın sabah uyanıp uyanmayacağımızdan ya da uyandığımızda hayatımızın bir anda fazlasıyla değişip değişmeyeceğinden emin olmadığımız bir hayattan çok fazla şey bekler, kendimizi çok fazla sıkınıya sokar olduk. modern çağın kalıtsal hastalığı bu aslında; stres.
fazlasıyla bulaşıcı olan bu sendromu atlatmanın pek mümkünü yok açıkçası. sülalem raad diyemiyorsan, vurdumduymaz değilsen -ki bence vurdumduymazlığın da bir sınırı olmalı, zirvesinde olanlarla da hayat çekilmez-, en küçük şeyleri bile kafana takıp günlerce uyuyamıyorsan, sinirden tırnaklarını yiyor veya kopartıyorsan, takıntıların varsa, kuruntuların varsa tebrikler, modern çağın en büyük hastalıklarından birine yakalanmışsın demektir.
zaten bunu da kâra çevirmek isteyen firmaların anti-stress şampuanları, duş jelleri, kremleri, ayak bakım kremleri vs. mevcut piyasada. ancak ben hiç kullandığım krem sayesinde stresten kurtulduğumu hatırlamıyorum. ha girersin sıcak bi duş alırsın, güzel kokan bi duş jeli kullanırsın, rahatlarsın buna kafam basar. ama hiç sürünce beni rahatlatan krem görmedim, üzerinde "yeminle bak stresten arındırır, Allah çarpsın ki doğru söylüyom" yazsa bile inanmam açıkçası. sırf üzerinde anti-stress yazıyor diye kerameti 3 lira olan şeyi 7 liraya kakalamaya çalışıyorlar işte. biz de saf saf inanıp rahatlamak için alıyoruz.
bi de reklam var şimdi, hani kadın mutfakta iş yaparken söyleniyor kocasına, kocası o esnada maç izliyor, sonra salona gidip halının üstüne basınca kadın bildiğin jelibon kıvamında bi insan oluyor ya, ben o halının kerametine inanmadığım gibi reklamı saçmalıkta dünya markası, markayı da dolandırıcı ve yalancı olarak görüyorum. ama hangi firmanın reklamıydı cidden bilmiyorum. ama yani inanmayalım bunlara canlar ya, bi halı insanı ne kadar rahatlatabilir ki? ama desen ki pufidik pufidik bi yatağa yatıcan, hava yağmurlu olucak, sabahı bırak isterse öğlen olsun alarm çalmiycak, canın istediği kadar yatıcan, ha bak insanı cidden rahatlatır bana işte bunlarla gelsinler.

31 Ekim 2012 Çarşamba

gülsem mi? ağlasam mı?

eve grip için yığdığım ilaçlara, çaylara rağmen grip olmayı itina ile başardım sanırım. sabah kalktığımda bademciklerim resmen kendi başlarına imparatorluk ilan etmişlerdi ve ben sesimin boğuk boğuk çıkmasına rağmen gidip saatlerce insanlara laf anlatmak, kısaca çalışmak zorundaydım. hayat çok acı lan. bazen neden sabancı ailesiyle uzaktan ya da yakından herhangi bir akrabalık bağımız yok diye kederleniyorum.
geçen gün aktardan, hiç firma ismi vermemezlik yapmiycam, bursa gümüşçeken caddesinde aktaryumdan aldığım bitki çayı geldi şimdi aklıma gripten bahsedince. tadı da rengi de şahane bu çayın bakın. rengi böyle vişne rengi gibi, tadı içine bol limon ve yeşil elma da koyup kaynatınca ekşimsi şahane bişey. aslında bu karışıma rengini veren mekke gülü adındaki bitki. daha doğrusu, gül yaprakları. dün değil önceki gün aldım, ailecek grip olduğumuz için akşamları bu çaydan içiyoruz hep beraber.
insanlığın henüz ölmediğini fark ettim bugün. sürekli alışveriş yaptığım eczaneye gitmiştim, yaşlı bi kadının eczanede çalışan abiden ağrı kesici ilaç istediğini ve parasını ödeyemeyeceğini, maddi imkanının olmadığını duydum. durdum izledim kadınla abinin konuşmasını, sonra baktım bizim eczane teknisyeni abi çıkartıp en iyi ağrı kesicilerden bir kutu verdi teyzeye. gerçi hani "ben yapardım" demiş olmak için demiyorum, eczane teknisyeni vermese ben alırdım ilaç kadıncağıza. sağlık abi bu, hani lüks bişey değil. ihtiyaç yani. açıkçası, gidip kutusu 2 lira olan ve işe yaramayan bi ilaç vermemesi de gülümsetti. iyiler ölmemiş diyor insan bazen.
son olarak ta bir insanlık ayıbından bahsetmek istiyorum. iki gün önce beyin kanaması geçirip yoğun bakımda bir hafta yattıktan sonra vefat eden bir yakınımızın, hastanede otopsi yapıldıktan sonra, parçalara ayrıldığı için ÇÖP POŞETİne koyularak çocuklarına teslim edildiğini öğrendim. hastanede otopsi için yakınlarından izin alınması gerekiyor mu bilmiyorum açıkçası. ama otopsi yapılması için şüpheli bir ölüm olması gerektiğini düşünüyorum ki beyin kanamasından sonra vefat etti kadın. çöp poşetinde teslim etmek nedir allasen? insanlar, evcil hayvanları öldükten sonra hayvanlarının ölüsünü gömüyor. hiçbir insan öldükten sonra gereksiz yere parçalanmayı, uzuvlarının çöp poşetine konulmasını hak etmez bence. hiçbir insan, yakınını kaybettiğinde böyle bir durumla karşılaşmak istemez. bunu yapan da, bursa'nın devlet hastanelerinden biri. ilginç. gülsem mi, ağlasam mı bilemedim ben.
ne diyelim, Allah ıslah etsin.

18 Ekim 2012 Perşembe

kısa bir not

bu sabah onur gökşen'in hiç tweet yazmadığını fark edince twitter sayfasına baktım. ara vermiş, neden ara verdiğini açıklayan bir tumblr bağlantısı eklemiş sadece. onu okumayı seven biri denk gelirse http://onurgoksen.tumblr.com/post/33794916553 bağlantısı tam şurada, dikkatlice okuyabilir.
diyor ki onur abi, isimlerden bahsetmek istemiyorum ancak bilenler bilir, bu son linç olayı öfkelendirdi, yordu, üzdü, ara veriyorum. kendisi twitter'ın sivri dilli abisi. açıkçası, bu ülkede onun gibi düşünmeyen insanlar da çoğunlukta. ve onur abi yeri geldi bizim büyük koyun sürümüze küfretti, yeri geldi onlarla dalga geçti, yeri geldi bizler gibi sosyal medyayı sadece eğlenmek için kullandı. açık ve net söylemem gerekirse, twitter sayfasını açtığınızda yazdıkları ya tamamen size hitap ediyordur, ya da etmiyordur. arası çok nadir.
bir insanın düşündüğü şeyi benimseyemiyorsanız onu okumak, dinlemek zorunda olmadığınız bir mecra sosyal medya. size ulaşmasını, yazılarının zaman akışına düşmesini tamamen engelleyebileceğiniz bir platform. bu yüzden, sadece sizinle aynı şeyi düşünmüyor diye kimseye hakaret etme, mahalleden arkadaşlarınızı toplar gibi birkaç takipçi toplayıp linç girişiminde bulunma gibi bir hakkınız yok. kendinize ne kadar değer veriyorsanız o insan da o kadar değerli. hiç kimseden çok çok üstün değilsiniz. yani aslında demem o ki, onur abi gibi işinize gelmeyeni açıkça ifade edebilen birinden daha üstün değilsiniz, çirkin ifadelerinizle onu rahatsız etmek gibi bir lüksünüz yok.
ancak görüyoruz ki, insanlar henüz kendi düşündüğünü doğruca ifade edebilen birilerini hazmedemeyecek kadar çiğler. basitlikten öte değil onur abi'nin twitter'a ara vermesine sebep olan zavallıların davranışı. ben bekliyorum, onu okumayı seven ona değer veren benim gibi çok insan daha bekliyordur onur abi'nin öfkesinin yatışmasını, üçüncü kitabının bitmesini ve aramıza dönmesini. birileri saçmaladı diye onur gökşen yazmayı bırakmaz bayanlar baylar. siz istemiyorsanız okumayıverin bi zahmet.
sevgilerimle...

14 Ekim 2012 Pazar

kısa bir ara

yazı yazmayalı aylar oldu. açıkçası içimden tek satır da yazmak gelmedi. 140 karakterlik tweetler atmaya bile üşeniyorum. ciddi anlamda zor geliyor yani. sevgilime attığım mesajları falan saymazsak tabi, genel anlamda yazmaya üşeniyorum. neden yazı yazma gereği duyduğumu falan sorgulamaya başladım. sonra, yazarken rahatladığımı hatırladım. benim hayatımda bu işe yarıyordu yazı yazmak, sonradan toparladım durumu.
hayatımda değişiklik yok, aynı iş aynı hayat işte. tek heyecanım sevgilimin bursaya beni görmeye geldiği zamanlar. tek beklentim onun gelmesi. bi de kardeşimin askerliği var, yakında gidicek. kaygılar, merak, şimdiden özlemek gibi çok fazla duygu var içimde bu durum karşısında. bir an önce yapıp gelsin askerliğini. zaman çabuk geçsin, bence bunun için hepimiz dua edelim.
bu gece Felix stratosferden dünyaya atladı. ben olsam atlamazdım, atlayamazdım zaten. o kadar yükseğe çıkmayı gözüm kesmezdi. korkarım lan, elin adamı nasıl süzüldü 5 dakkada dünyaya. bi de şimdi sevgilime ben de 11'de uyandım dedim gülücüklü, o da bana dil çıkarmış. iki dakka duygusal bağ kurayım dedim adam dil çıkarıyo. sonra vay efendim sen hiç romantik değilsin hatun bıdıbıdısı. haksızlık bence.
çok canım sıkılıyor her zamanki gibi. eskiden beni eğlendiren insanlar da eğlendiremiyor beni. kalıplaşmış esprilerden falan çok sıkıldım. mümkünse hiç kimse bir süre espri falan yapmasın. sonra gülmeyince, vay efendim sen suratsız mısın oluyor. suratsızım diyelim, napıcan lan var mı bi çaren. konuşma boş boş karşımda.
bu aralar film izlemeye başladım. daha doğrusu ortalama on günde bir film izliyorum artık. eskiden tvde denk gelmezse hiç film izlemezdim ben. güzel bi'şeymiş. mesela geçenlerde The Artist filmini izledim. tamam olm biliyorum film çekileli, sen izleyeli yıl oldu, tamam kabul ediyorum yıllar önce açılan mekanı yeni keşfedip bi de üstüne yeni açıldı zannedip eşine dostuna hevesle tavsiye eden o değişik insanım şu an, ama bi dinle. Artist filmi çok iyiydi lan. sessiz film izlerken hiç bu kadar keyif alacağımı tahmin etmezdim. çok güzeldi. hem kafam dinlendi gereksiz ses olmadığı için, hem eğlendim güldüm, hem de ağladım böyle ara ara. George Valentin eğer gerçek biri olsaydı alıp eve götürüp bakabilirdim ona, o derecede sevdim ben o karakteri. izlemeyeniniz varsa izleyin, mutlaka izlettirin bence.
uzun süre sonra yazdığım ilk yazı aracılığıyla diyorum ki, cümle kurabilen herkesi çok seviyorum. bi insanın iki satırını okumak onun hayatına dokunmak gibidir. her ne kadar kurgu yazan birini bile okusan, onun hayatından küçük bi parça vardır orda, onu hisset. ancak başkalarının hayatına dokunabildiğinde insan olabiliyoruz biz iki ayaklı düşünebilen canlılar. başkalarının hayatlarının farkında olmadığımız zaman bencilleşiyoruz. bencil olma, oldurma. haydin iyi geceler.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

insan olabilmek küçük bir ayrıntıdır

bence bizim milletin temel sorunu çok yüksek egoya sahip insanlardan oluşuyor olması. çünkü, kendinden daha sessiz gördüğü kişiyi ezmeye çalışan bu kadar çok insanın başka bir açıklaması olamaz. bazen insanları izlerken "nereye gidiyoruz biz?" sorusunun cevabını bulmakla çok meşgul oluyorum. ilginç geliyor insanların tavırları, konuşmaları. eğer varsa parasıyla, parası yoksa ukalalığıyla egosunu tatmin etme peşinde bizim insanlarımız. yalanlar söylüyorlar, yalan olduğunu bariz bir şekilde anlıyorum, yalancısın diyemiyorum, kimsenin yüzüne karşı yalancısın sen kötü bi insansın diyemem, gülüp geçiyorum. ağzımda acı bi tad bırakıyor onlarla yaptığım sohbet. sıkılıyorum, evet en önemlisi böyle insanlarla diyalog halinde olmaktan sıkılıyorum.
bakıyorum bazılarına, başkalarının kendisini ezişinin acısını küçücük çocuklardan yahut da kimsenin etlisine sütlüsüne karışmayan insanlardan çıkartıyorlar. bakıyorum bazılarına, etraflarındaki herkesle sidik yarışı halindeler, gerek yok. yorucu olsa gerek, kendisini sürekli ispat etme çabasında yaşamak. ben yorulurum, bunalırım, anlayamadığım bir psikoloji açıkçası.
hayat dediğimiz şey bu mu sahiden? insan doğar, büyür, egosunu tatmin eder, o arada ürer ve ölür mü? sıkıcı değil mi böylesi? ne bileyim, millete ne benim hayatımdan, bildiklerimden bilmediklerimden, eksikliklerimden fazlalıklarımdan. bana ne milletin hayatından ıvırından zıvırından. kendisine dev aynasında bakan insanlarsız bir dünya, düşünmesi bile fazlasıyla muhteşem. ya da başkalarını ezmeyi, yapıntı yapıntı tavırlarda bulunmayı hobi edinmiş insanlarsız bir dünya. güzel değil mi? hepimizin aslında öncelikle kendi hayatıyla haşır neşir olan insanlar olmaya ihtiyacımız var. başkalarının hayatlarını ne kadar takip edersen o kadar onları taklit etmeye çalışıyorsun. ne gerek var? neden takip edesin ki, daha önemlisi neden taklit edesin ki. ayrı bir insansın, bir kişiliğin var, kendi zevklerin var, onlarla meşgul olsana. kendine olan saygını yitiriyorsun. insan önce kendisine saygı duyabilmeli bence. bak, kendisine tapmalı, kendisini aşırı önemli görmeli demiyorum, kendisine, onu o yapan her şeye saygı duymalı. ondan sonra başkalarından saygı beklemeli. tabi başkalarına saygı duymak ta önemli.
kafanı kaldırıp etrafına baksan, birbirine zerre kadar saygısı olmayan o kadar çok insan görürsün ki. insan demek doğru mu? insan müsveddesi demek daha uygun sanki. diğerlerine saygı duyamayan varlığa insan demek istemiyorum açıkçası. insanın insan olabilmesi için önce diğer insanlara saygı duyması gerekli. bu şart bi kere. biz, birbirimize saygı duymamız gerektiğinden habersiz olacak kadar cahil bir toplumuz bence. insan olabilmek küçük bir ayrıntıdır. olmazsa insanlık kavramını yerle bir edecek kadar önemli bir ayrıntıdır.
 
↑Yukarı